Bir sabah uyanıyorsunuz ve evinizin önündeki ağacın, dün gece birileri tarafından mora boyandığını görüyorsunuz.
Ciddi ciddi, mor bir ağaç. İlk tepkiniz ne olur? Panik? Öfke? Polisi aramak? Peki ya kahkahayı basarsanız? Çünkü bu, beklediğiniz hiçbir şeye uymuyor. İşte o an, belki de ``**absürtlüğün tam kalbine, mizahla bir taş atıyorsunuz**``. Çünkü hayat bazen o kadar anlamsız, o kadar beklenmedik olaylarla dolu ki, ona ciddiyetle yaklaşmak, mor bir ağaca kızmak gibi geliyor. Peki, bu gülme hali, sadece bir kaçış mı? Yoksa `Albert Camus’nün deyimiyle, “intiharın tek ciddi felsefi problem” olduğu bir dünyada, hayata evet demenin en gür sesli, en dik başlı yolu mu?
`
Sisifos'un Kahkahası: Anlamsızlığa Gülmek`
Camus, `absürt` kavramını şöyle tarif ediyordu: İnsanın dünyadan anlam beklemesi ile dünyanın sessiz, kayıtsız ve anlamsız kalması arasındaki trajik çatışma. Kahramanımız Sisifos, tanrılar tarafından bir kayayı sürekli tepeye çıkarmakla, kayış her seferinde aşağı yuvarlanmakla cezalandırılır. Sonsuz, anlamsız bir emek. Peki Camus bu hikayeyi nasıl bitiriyordu?
`
İşte tam burada mizah devreye giriyor. Çünkü ``**trajediyi kabul edip, ona gülmek, onun üstesinden gelmek değil; onunla yaşamayı seçmektir**``. Kayayı iterken bir ıslık çalmak, alaycı bir gülümsemeyle aşağı yuvarlanışını izlemek... Bu, umutsuzluğa teslim olmanın tam zıttı. Bu, cezayı kabul edip, onu kendi zafer alanına dönüştürmek. Mizah, burada bir kalkan değil, bir silahtır. Anlamsızlığın yüzüne karşı söylenen bir şarkıdır.
`
Karanlığın İçinden Gelen Kahkaha: Varoluşçular ve İsyan`
Peki ya `Friedrich Nietzsche`? O, tanrının öldüğü, mutlak değerlerin çöktüğü bir dünyada, “üst-insan”ın kendi değerlerini yaratacağını söylüyordu. Bu korkunç özgürlük ve sorumluluk karşısında kahkaha, bir tür güç gösterisi, bir hafiflik işareti olabilir mi? `Kierkegaard` ise, dinin absürtlüğünden (İbrahim'in oğlunu kurban etme emri gibi) “imanın sıçraması” ile bahseder. Belki de mizah, dini veya felsefi bir sıçrama değil, ama gündelik hayattaki absürtlüklere karşı yapılan küçük, yerele bir sıçramadır. Trafikte saatlerce kalıp, sonunda radyoda en sevdiğin şarkının çalması ve senin o cinnet halinde bile şarkıya eşlik etmen... Bu, duruma boyun eğmek değil, onun saçmalığını teşhir etmektir.
`
Peki Ya Sessizlik? Mizah Her Zaman Çözüm mü?`
Ancak işin bir de öteki yüzü var. Bazen mizah, gerçek bir yüzleşmenin, derin bir hüznün veya sessiz bir kabullenmenin önüne geçebilir. Her şeye gülmek, her şeyi hafife almak anlamına da gelebilir. `Victor Frankl` gibi, toplama kampının en korkunç koşullarında bile ``**“yaşamak için bir nedeni” olanların direnci**``, belki de kahkahadan daha derin bir isyan biçimidir. Bazen en büyük isyan, hiç gülmeden, dimdik ayakta durmak ve bakmaktır. Mizah, bazen acının üstünü örten bir yara bandı olabilir mi? Yoksa onu dezenfekte eden bir antiseptik mi?
Öyleyse, belki de mizah, absürt evrendeki tek isyan biçimi değil, ama en erişilebilir ve en insani olanlarından biri. O, bize şunu fısıldar: “Evet, buraya fırlatıldın. Evet, kurallar saçma. Ama bak, *ben hâlâ gülebiliyorum*. Ben hâlâ bu saçmalıkta bir ışık, bir ses çıkarabiliyorum.” Bu, bir teslimiyet değil, bir meydan okumadır.
Peki sizce?
Hayatın anlamsız akışına karşı, bir şaka yapmak veya gülmek, `Sisifos’un kaya ile dans etmesi gibi, en soylu direniş biçimimiz mi? Yoksa bazen, mizahın gürültüsü, duymamız gereken daha derin sessizlikleri bastırıyor mu? Siz hangi tarafı seçiyorsunuz: Kahkaha mı, sükut mu?
`
Camus, `absürt` kavramını şöyle tarif ediyordu: İnsanın dünyadan anlam beklemesi ile dünyanın sessiz, kayıtsız ve anlamsız kalması arasındaki trajik çatışma. Kahramanımız Sisifos, tanrılar tarafından bir kayayı sürekli tepeye çıkarmakla, kayış her seferinde aşağı yuvarlanmakla cezalandırılır. Sonsuz, anlamsız bir emek. Peki Camus bu hikayeyi nasıl bitiriyordu?
`
`“Sisifos'u mutlu olarak tasavvur etmek gerekir.”
İşte tam burada mizah devreye giriyor. Çünkü ``**trajediyi kabul edip, ona gülmek, onun üstesinden gelmek değil; onunla yaşamayı seçmektir**``. Kayayı iterken bir ıslık çalmak, alaycı bir gülümsemeyle aşağı yuvarlanışını izlemek... Bu, umutsuzluğa teslim olmanın tam zıttı. Bu, cezayı kabul edip, onu kendi zafer alanına dönüştürmek. Mizah, burada bir kalkan değil, bir silahtır. Anlamsızlığın yüzüne karşı söylenen bir şarkıdır.
`
Peki ya `Friedrich Nietzsche`? O, tanrının öldüğü, mutlak değerlerin çöktüğü bir dünyada, “üst-insan”ın kendi değerlerini yaratacağını söylüyordu. Bu korkunç özgürlük ve sorumluluk karşısında kahkaha, bir tür güç gösterisi, bir hafiflik işareti olabilir mi? `Kierkegaard` ise, dinin absürtlüğünden (İbrahim'in oğlunu kurban etme emri gibi) “imanın sıçraması” ile bahseder. Belki de mizah, dini veya felsefi bir sıçrama değil, ama gündelik hayattaki absürtlüklere karşı yapılan küçük, yerele bir sıçramadır. Trafikte saatlerce kalıp, sonunda radyoda en sevdiğin şarkının çalması ve senin o cinnet halinde bile şarkıya eşlik etmen... Bu, duruma boyun eğmek değil, onun saçmalığını teşhir etmektir.
`
Ancak işin bir de öteki yüzü var. Bazen mizah, gerçek bir yüzleşmenin, derin bir hüznün veya sessiz bir kabullenmenin önüne geçebilir. Her şeye gülmek, her şeyi hafife almak anlamına da gelebilir. `Victor Frankl` gibi, toplama kampının en korkunç koşullarında bile ``**“yaşamak için bir nedeni” olanların direnci**``, belki de kahkahadan daha derin bir isyan biçimidir. Bazen en büyük isyan, hiç gülmeden, dimdik ayakta durmak ve bakmaktır. Mizah, bazen acının üstünü örten bir yara bandı olabilir mi? Yoksa onu dezenfekte eden bir antiseptik mi?
Öyleyse, belki de mizah, absürt evrendeki tek isyan biçimi değil, ama en erişilebilir ve en insani olanlarından biri. O, bize şunu fısıldar: “Evet, buraya fırlatıldın. Evet, kurallar saçma. Ama bak, *ben hâlâ gülebiliyorum*. Ben hâlâ bu saçmalıkta bir ışık, bir ses çıkarabiliyorum.” Bu, bir teslimiyet değil, bir meydan okumadır.
Peki sizce?