O, bir kaleciydi. Hayatın kendisini savurduğu her şutu, varoluşun dipsiz kalesinde tutmaya çalışan bir kaleci. Cezayir'in yakıcı güneşi altında yoksulluğun gölgesinde büyümüş, tüberkülozun pençesinde gençliğini kaybetmiş, savaşın ve ihanetin çamurunda debelenmiş bir adam. Ama aynı zamanda, tüm bu "saçmalığa" karşı, insanın onurunu ve isyanını yücelten bir edebiyat devi. Albert Camus, 20. yüzyılın en parlak ve en çalkantılı zihinlerinden biriydi; bir "varoluşçu" olarak anılmaktan nefret eden, ama hayatın anlamsız olduğu gerçeğiyle yüzleşip, bu anlamsızlığın içinden bir ahlak, bir başkaldırı ve bir neşe yaratmayı öğreten bir filozof-yazar. Onun hikayesi, bir arayışın destanıdır. Mutlak bir hakikatin peşinde koşan değil, hakikatin olmadığı yerde nasıl dürüst ve tutkulu yaşanacağını keşfetmeye çalışan bir adamın yolculuğu. "Yabancı" ile dünyayı şoke etmiş, "Veba" ile kolektif bir trajediyi resmetmiş, "Sisifos Söyleni" ile insanlığa, kayayı tepeye çıkarmanın anlamsız ıstırabında bile mutluluğu bulma dersini vermiştir. Bu, sadece bir yazarın değil, bir vicdanın, bir isyancının ve nihayetinde, kendi trajik sonuna kadar "şimdi ve burada" yaşamayı seçmiş bir insanın derinlikli portresidir. |
|
- Doğum: 7 Kasım 1913, Mondovi, Cezayir
- Ölüm: 4 Ocak 1960, Villeblevin, Fransa
- Meslekler: Yazar, Filozof, Denemeci, Oyun Yazarı, Gazeteci
- En Büyük Başarıları: 1957 Nobel Edebiyat Ödülü, "Absürdizm" ve "Başkaldırı" felsefelerinin edebiyattaki en önemli temsilcisi
- Başlıca Eserleri: Yabancı, Veba, Düşüş, Sisifos Söyleni, Başkaldıran İnsan
- Felsefi Durusu: Hayatın anlamsız (absürd) olduğunu kabul edip, bu anlamsızlığa karşı isyan ederek ve yaşayarak anlam yaratmak.
Albert Camus'nün trajedisi, henüz bir yaşına basmadan başladı. I. Dünya Savaşı'nın ilk aylarında, babası Lucien, Marne Muharebesi'nde öldü. Babasının cenazesinden gelen bir mermi parçası, ailenin tek hatırası olacaktı. Bu olay, Camus'de derin bir "yoksunluk" ve "yabancılaşma" duygusunun ilk tohumlarını ekti. Cezayir'in Belcourt mahallesinde, okuma yazma bilmeyen, ağır işçi annesi Catherine ve otoriter büyükannesi ile geçen yoksul bir çocukluk onu bekliyordu. Evde kitaplar yoktu, sessizlik ve çalışmak vardı. Ancak bu sert koşullar, onda maddi dünyanın somutluğuna, denize, güneşe, bedensel hazlara duyulan derin bir aşkı da besledi. "Deniz ve güneş hiç para istemedi," diye yazacaktı sonradan. Bu çelişki – yoksulluğun gölgesi ve Akdeniz'in lütuflu ışığı – onun kişiliğinde ve felsefesinde hep var olacaktı.
Lisedeki öğretmeni Louis Germain, onun hayatını değiştiren figür oldu. Yeteneğini fark edip ona destek oldu, burs almasını sağladı. Camus, Nobel konuşmasında ona teşekkür edecekti. Ancak 17 yaşında yakalandığı tüberküloz, onu ölümle ilk kez burun buruna getirdi. Spordan, hayatın birçok fiziksel zevkinden mahrum bırakan bu hastalık, onu düşünmeye ve yazmaya yöneltti. Ölümün sürekli soluk soluğa ensesinde hissettiği bir gölge olduğu bu gençlik, "saçma" duygusunun ilk ve en acı deneyimiydi: Dünyanın güzelliği ile insan bedeninin kırılganlığı arasındaki uçurum.
Cezayir Üniversitesi'nde felsefe eğitimi alan Camus, gazeteciliğe başladı. İlk evliliğini yaptı, ilk yazılarını yayımladı. Ancak asıl kırılma noktası, II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi ve Cezayir'den ayrılıp işgal altındaki Paris'e gelişiydi. Direniş hareketi içinde yer aldı, "Combat" gazetesinin editörlüğünü yaptı. İnsanlığın kolektif bir çılgınlığa sürüklendiği bu dönem, onun gözünde dünyanın anlamsızlığını (absürd) kanıtlayan en büyük delildi. İnsan, anlam arayan bir varlıktı, ama evden ona cevap veren sadece bir sessizlikti.
Bu fikir, başyapıtı **"Sisifos Söyleni"** (1942) ile formüle edildi. İntihar, onun için tek ciddi felsefi problemdi. Eğer hayat anlamsızsa, neden yaşamalı? Cevabı, Yunan mitolojisindeki Sisifos'ta buldu. Tanrılar tarafından, bir kayayı durmadan bir tepeye çıkarmakla cezalandırılan Sisifos, kayası her seferinde yeniden aşağı yuvarlanırken yaşadığı ıstırap, insanın anlamsız emeğinin ve varoluşunun mükemmel bir metaforuydu. Peki, Sisifos mutsuz muydu? Camus, hayır diyordu. Onun zaferi, bu anlamsız angaryayı kabul edip, ona meydan okumasındaydı. Kayayı yeniden iterken, "tüm o sessizliğin üstünü alan bu dünyanın, onu yadsıyan bu yüreğin zaferini" duyumsamaktaydı. Sisifos, absürdün kahramanıydı ve mutlu olmalıydı.
"Sisifos'u tepede kayasını iterken düşünmemiz yeter. Ama Sisifos, acılarını yadsıyarak üstesinden gelir. ... Bu dünyanın üstünü alan bu sessiz sevinç, yazgısını kendi yaratır. ... Yenilgiyi ya da zaferi yoktur kaygısı. ... Sisyphos mutlu olmalıdır."
Felsefesi, edebiyatında somut bedenler buldu. **"Yabancı"** (1942) ile, toplumsal ritüellere ve duygusal beklentilere kayıtsız kalan, annesinin cenazesinde ağlamayan, güneşin gözünü kamaştırması nedeniyle bir Arap'ı öldüren Meursault'u yarattı. O, absürd dünyanın saf bir ürünüydü. Toplum onu ahlaksızlıktan değil, "ruhsuz" olduğu için, yani toplum oyununu oynamayı reddettiği için idam ediyordu.
**"Veba"** (1947) ise, savaşın, faşizmin ve kolektif felaketin bir alegorisiydi. Oran şehrini kasıp kavuran veba, insanları yalnızlığa, sürgüne ve ölüme mahkum eder. Doktor Rieux, hiçbir kahramanlık beklentisi olmadan, sadece "dürüst olmak" adına vebaya karşı savaşır. Burada bireysel absürd, kolektif bir mücadeleye, bir "isyan"a dönüşür. İsyan, insanın kaderine boyun eğmemesi, dayanışması ve adaleti aramasıdır. Bu fikir, **"Başkaldıran İnsan"** (1951) ile tam bir felsefi incelemeye dönüştü. Ancak bu kitap, devrimi totaliterliğe dönüşmekle eleştirdiği için, sol çevrelerden ve özellikle Jean-Paul Sartr'dan büyük tepki aldı. İki büyük düşünürün yolları, bu noktada dramatik bir şekilde ayrıldı.
Camus, hayatının son dönemlerinde bir tür inzivaya çekildi. Siyasi kavgalardan, Paris entelektüel çevrelerinin kısır çekişmelerinden bıkmıştı. Tiyatroya daha çok zaman ayırdı, uyumsuzluk üzerine denemeler yazdı. 1957'de, henüz 44 yaşındayken, "insan vicdanının sorunlarını şimdiye değin bir örnek berraklıkla aydınlattığı" için Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Bu, onu dünyanın en genç Nobel edebiyat ödüllülerinden biri yaptı, ama aynı zamanda üzerinde büyük bir baskı oluşturdu. Yaratıcılığının tükendiğini düşünüyordu.
4 Ocak 1960'ta, yayıncısı ve yakın dostu Michel Gallimard'ın arabasında, Sens yakınlarında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Arabayı Gallimard kullanıyordu. Camus'nün cebinden, kullanılmamış bir tren bileti çıktı. Anlamsız bir kaza, absürd bir ölüm. Hayatı boyunca yazdığı ve düşündüğü her şeyi doğrulayan, trajik ve ironik bir final. Geride, henüz bitmemiş, otobiyografik nitelikteki en kişisel romanı **"İlk Adam"**ın taslağı kaldı. Bu eser, Cezayir toprağına ve babasına duyduğu özlemin hikayesiydi.
Camus, karanlık bir filozof değil, ışığın bir savaşçısıydı. Umutsuzluğu değil, umudu, ama her şeyden önce dürüstlüğü savundu. Onun felsefesi bir teselli değil, bir uyanış çağrısıydı. Bize, tanrıların olmadığı, hayatın nihai bir anlam taşımadığı bir dünyada, yine de adil, tutkulu ve özgür yaşayabileceğimizi gösterdi. Mutluluk, kayayı tepeye çıkarmanın o anında, güneşin sırtımızda hissettiğimiz sıcaklığında, denizin kokusunda ve insan dayanışmasında saklıydı.
O, bir Cezayir Fransız'ı olarak, iki kültür arasında sıkışmış, vatansız hissetmişti. Bugün, onun mirası tüm dünyaya aittir. İklim krizinden siyasi bölünmelere, bireyin yalnızlığından kolektif felaketlere kadar, Camus'nün "saçma" ve "isyan" kavramları, çağımızı anlamak için hâlâ en keskin araçlardan biridir. O, bize sadece düşünmeyi değil, yaşamayı; sadece başkaldırmayı değil, sevmeyi öğretti. Tıpkı Cezayir plajlarında hissettiği o saf, bedensel neşe gibi, varoluşun ağırlığına rağmen, "Evet" diyebilmenin yolunu gösterdi.
Albert Camus, absürdün filozofu, isyanın yazarı ve nihayetinde, hayatın aşığıydı.