Kahvenden bir yudum aldığın o anı düşün. Telefonuna bir bildirim düşüyor, elin neredeyse otomatik olarak uzanıyor, ekranı açıyorsun. O anda ne oldu? Bir "isteme" eylemi. Peki, bu kadar basit mi? Gerçekten *istedin* mi yoksa beynindeki bir düğmeye mi basıldı?
İşte tam da bu basit, günlük anın içinde, felsefenin en derin labirentlerinden biri saklı: Arzu.
İstek, Eksiklik ve O Sokrates'in İroniği
Antik Yunan’da, Sokrates ve Platon için arzu, bir eksikliğin tezahürüydü. Sahip olmadığımız bir şeyi istiyoruz. Suyu istememiz, susuzluğumuzdandır. Bilgiyi istememiz, cehaletimizdendir. Bu bakış açısına göre, "istemek" aslında bir yoksunluk halidir. Hatta Platon, en yüce arzumuzun, ruhumuzun bir zamanlar ait olduğu "İdealar Dünyası"na duyduğu özlem olduğunu söyler. Yani her istediğimiz, aslında evimize dönme arzusunun küçük bir yansımasıdır.
Ama dur bir dakika! Peki ya sahip olduğumuz bir şeyi daha çok istemek? Ya da hiç eksikliğini hissetmediğimiz, yepyeni bir şeye aniden tutulmak? İşte burada Sokrates'in öğrencisi Aristoteles devreye girip biraz daha pratik bir pencere açar. Ona göre arzu, sadece eksiklik değil, bir "harekete geçirici güç"tür. Bir hedefe yönelik içimizdeki itkidir. Amacımız "mutluluk" (eudaimonia) ise, her küçük istediğimiz, bizi o nihai amaca götüren adımlardır. Yani kahve istemem, keyif almaya, o da nihayetinde iyi bir hayat yaşamaya yönelik bir hamledir.
Modern Çağın İç Savaşı: Bilinç vs Bilinçdışı
Konuyu biraz daha içeri, zihnimizin karanlık odalarına taşıyalım. Freud gelir ve her şeyi altüst eder: "İstediğini *sanıyorsun*." Ona göre asıl dürtü, bilinçdışımızdan gelen, kontrol edemediğimiz, ilkel enerjidir (libido). Bilinçli zihnimiz ise bu vahşi arzuları "sosyal olarak kabul edilebilir" şekillere büründüren bir editördür. O yeni arabayı istemen, belki de kökende çok daha farklı, bastırılmış bir güç veya cinsellik arzusunun yüceltilmiş halidir.
Schopenhauer ise daha karamsar bir tablo çizer: İsteme (irade), bizim özümüzdür ve bu, bitmek bilmeyen bir ıstırap kaynağıdır. Bir şeyi isteriz, elde ederiz, kısa bir tatmin sonrası sıkılır ve yeni bir arzuya kapılırız. Bu sonsuz döngü, hayatın ta kendisidir. İstemenin kendisi, bir çeşit "cezadır".
Belki de "istemek", bizim var olduğumuzu hissetme biçimimizdir. Arzusuz bir an, zamanın durduğu, benliğin silikleştiği bir andır.
Postmodern Bulmaca: Arzu Gerçekten Bizim Mi?
Günümüzde ise daha sinsi bir soruyla karşı karşıyayız: Jean Baudrillard gibi düşünürler, tüketim toplumunda arzularımızın bize "üretildiğini" söyler. O reklamdaki kahveyi değil, o kahvenin vaat ettiği "başarılı, trend, mutlu insan" imajını istersin. Sosyal medyada gördüğün bir hayatı arzulamak, kendi öznel arzun mu, yoksa sana dayatılan bir simulakr mı? İsteklerimiz, piyasanın bize sattığı hazır paketler mi oldu?
Peki ya Budizm? O, bu zinciri kırmanın yolunu öğretir: Acı, arzudan (tanha) doğar. Kurtuluş, arzunun söndürülmesi (nirvana) ile gelir. Yani sorunun cevabı, "istememeyi istemekte" olabilir mi?
Son sözü sana bırakıyorum. Şu an, bu yazıyı okumayı "istedin". Peki bu istek:
* Zihnindeki bir eksikliği (merak) gidermek için miydi?
* Bilinçdışından gelen bir öğrenme dürtüsü müydü?
* Yoksa sadece "Bingünlük'te yeni ne var?" diyen bir alışkanlık, sosyal bir dürtü mü?
Sence, bugün en çok neyi "gerçekten" sen istiyorsun, ve neyi "istemeyi öğrendin"?
Antik Yunan’da, Sokrates ve Platon için arzu, bir eksikliğin tezahürüydü. Sahip olmadığımız bir şeyi istiyoruz. Suyu istememiz, susuzluğumuzdandır. Bilgiyi istememiz, cehaletimizdendir. Bu bakış açısına göre, "istemek" aslında bir yoksunluk halidir. Hatta Platon, en yüce arzumuzun, ruhumuzun bir zamanlar ait olduğu "İdealar Dünyası"na duyduğu özlem olduğunu söyler. Yani her istediğimiz, aslında evimize dönme arzusunun küçük bir yansımasıdır.
"İnsan, sahip olmadığı şeyi arzular." - Platon
Ama dur bir dakika! Peki ya sahip olduğumuz bir şeyi daha çok istemek? Ya da hiç eksikliğini hissetmediğimiz, yepyeni bir şeye aniden tutulmak? İşte burada Sokrates'in öğrencisi Aristoteles devreye girip biraz daha pratik bir pencere açar. Ona göre arzu, sadece eksiklik değil, bir "harekete geçirici güç"tür. Bir hedefe yönelik içimizdeki itkidir. Amacımız "mutluluk" (eudaimonia) ise, her küçük istediğimiz, bizi o nihai amaca götüren adımlardır. Yani kahve istemem, keyif almaya, o da nihayetinde iyi bir hayat yaşamaya yönelik bir hamledir.
Konuyu biraz daha içeri, zihnimizin karanlık odalarına taşıyalım. Freud gelir ve her şeyi altüst eder: "İstediğini *sanıyorsun*." Ona göre asıl dürtü, bilinçdışımızdan gelen, kontrol edemediğimiz, ilkel enerjidir (libido). Bilinçli zihnimiz ise bu vahşi arzuları "sosyal olarak kabul edilebilir" şekillere büründüren bir editördür. O yeni arabayı istemen, belki de kökende çok daha farklı, bastırılmış bir güç veya cinsellik arzusunun yüceltilmiş halidir.
Schopenhauer ise daha karamsar bir tablo çizer: İsteme (irade), bizim özümüzdür ve bu, bitmek bilmeyen bir ıstırap kaynağıdır. Bir şeyi isteriz, elde ederiz, kısa bir tatmin sonrası sıkılır ve yeni bir arzuya kapılırız. Bu sonsuz döngü, hayatın ta kendisidir. İstemenin kendisi, bir çeşit "cezadır".
Belki de "istemek", bizim var olduğumuzu hissetme biçimimizdir. Arzusuz bir an, zamanın durduğu, benliğin silikleştiği bir andır.
Günümüzde ise daha sinsi bir soruyla karşı karşıyayız: Jean Baudrillard gibi düşünürler, tüketim toplumunda arzularımızın bize "üretildiğini" söyler. O reklamdaki kahveyi değil, o kahvenin vaat ettiği "başarılı, trend, mutlu insan" imajını istersin. Sosyal medyada gördüğün bir hayatı arzulamak, kendi öznel arzun mu, yoksa sana dayatılan bir simulakr mı? İsteklerimiz, piyasanın bize sattığı hazır paketler mi oldu?
Peki ya Budizm? O, bu zinciri kırmanın yolunu öğretir: Acı, arzudan (tanha) doğar. Kurtuluş, arzunun söndürülmesi (nirvana) ile gelir. Yani sorunun cevabı, "istememeyi istemekte" olabilir mi?
Son sözü sana bırakıyorum. Şu an, bu yazıyı okumayı "istedin". Peki bu istek:
* Zihnindeki bir eksikliği (merak) gidermek için miydi?
* Bilinçdışından gelen bir öğrenme dürtüsü müydü?
* Yoksa sadece "Bingünlük'te yeni ne var?" diyen bir alışkanlık, sosyal bir dürtü mü?
Sence, bugün en çok neyi "gerçekten" sen istiyorsun, ve neyi "istemeyi öğrendin"?