Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş destanı, sadece meydan muharebeleriyle değil, bürokrasi masalarında, ekonomi planlarında ve siyasi kavgalarda yazıldı. Bu destanın en uzun soluklu, en çalkantılı ve en trajik satırlarından birinin başkahramanıdır Celal Bayar. Ömrü, imparatorluğun çöküş ateşiyle yanmaya başlayıp, genç cumhuriyetin inşasıyla köze dönüşen, nihayetinde demokrasi rüzgarlarında sönen ama küllerinden yeni tartışmalar doğuran bir ömürdü. İzmir’in dağlarında eşkıya takip eden bir Jandarma Subayının oğluydu; Osmanlı’nın son döneminde bankacılık zekasını konuşturdu, Milli Mücadele’nin finansörü oldu, tek parti döneminin iktidar ismiydi ve nihayet çok partili hayata geçişin ilk sivil Cumhurbaşkanı. Fakat taç giydiği sistem, onu en ağır zincirlere vurduğu hücrenin kapısına da götürecekti. Bu, bir devlet adamının değil, bir devrin kendisiyle hesaplaşmasının hikayesidir. |
|
- Tam Adı: Mahmud Celâleddin Bayar
- Doğum: 16 Mayıs 1883, Umurbey, Bursa
- Ölüm: 22 Ağustos 1986, İstanbul (103 yaşında)
- Meslekler: Bankacı, Ekonomist, Siyasetçi, Devlet Adamı
- En Büyük Başarıları: Türkiye Cumhuriyeti'nin 3. Cumhurbaşkanı, Demokrat Parti'nin kurucu lideri, İzmir İktisat Kongresi'nin organize edicisi, Türkiye'nin ilk sanayi planlarının mimarlarından.
- Tarihi Dönüm Noktası: 1960 Darbesi sonrası idam cezasına çarptırılan ilk ve tek Cumhurbaşkanı (cezası yaşı nedeniyle müebbet hapse çevrildi).
Celal Bayar'ın gençliği, çökmekte olan bir dünyanın kaosu içinde şekillendi. Bursa'da başladığı memuriyet hayatı, onu zaptiye çavuşu olan babasının izinden gitmekten alıkoyan keskin bir mali zekaya sahip olduğunu gösterdi. Deutsche Orient Bank'ta başlayan bankacılık kariyeri, onu sadece rakamlarla değil, emperyalizmin ekonomik mekanizmalarıyla da tanıştırdı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılımı, fikri bir tercihten ziyade, devleti kurtarma arayışının pratik bir kanalıydı. I. Dünya Savaşı'nın yıkımı sürerken, "Karakol Cemiyeti" gibi gizli örgütlerde faaliyet göstererek, Anadolu'ya silah ve adam kaçırma operasyonlarının lojistik ve finansal arka planını organize etti. Bu dönem, Bayar'ı sıradan bir bürokrat olmaktan çıkarıp, milli bir hareketin görünmeyen mühendisi haline getirdi. Mustafa Kemal Paşa ile ilk temasları da bu döneme rastlar; zira Paşa, Samsun'a çıkmadan önce İstanbul'da bu gizli şebekelerle irtibat halindeydi. Bayar'ın dehası, kaosu fonlamak ve düzensizliği organize etmekteydi.
Milli Mücadele'nin askeri zaferle taçlanmasının hemen ardından, asıl savaşın iktisat cephesinde verileceği aşikardı. 1923 İzmir İktisat Kongresi, bu yeni savaşın strateji haritasını çizmek içindi ve Celal Bayar, bu kongrenin baş organizatörü ve ruhu oldu. "Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olamaz" anlayışının somutlaştığı bu kongrede, "Milli Burjuvazi" yaratma fikrinin bayraktarlığını yaptı. Bu performans, onu Ankara'da, Cumhuriyet'in kuruluş kadrosunun en genç ve en dinamik üyelerinden biri yaptı. İktisat Vekilliği (Bakanlığı) döneminde, ilk sanayi planlarını hayata geçirmeye çalıştı, Sümerbank ve Etibank gibi devletin sanayideki kollarının kurulmasında emeği geçti. Ancak onun asıl yükselişi, 1932'de İktisat Vekilliğinden alınıp, İş Bankası Genel Müdürlüğü'ne getirilmesiyle başlayan ilginç bir süreçti. Bu görev, onu devlet kapitalizmi ile özel teşebbüs arasındaki hassas çizgide yürümeye zorladı ve ülkenin ekonomik nabzını parmak uçlarında hissetmesini sağladı.
"Benim için en büyük makam, Türk milletinin kalbinde yer almaktır. Onu kaybetmemek için bütün makamları feda ederim."
1937'de İsmet İnönü'nün yerine Başbakan olarak atanması, Bayar'ın kariyerindeki en parlak zirvelerden biriydi. Atatürk'ün son Başbakanı olarak, devletçilik politikalarını yumuşatma ve özel sektöre alan açma eğilimindeydi. Ancak bu dönem, aynı zamanda Atatürk'ün sağlığının hızla kötüleştiği ve devlet içindeki dengelerin gizlice değişmeye başladığı bir dönemdi. Atatürk'ün vefatı ve İnönü'nün "Milli Şef" olarak yönetimi devralmasıyla, Bayar ile iktidar odağı arasında görünmez bir mesafe oluşmaya başladı. İnönü'nün katı devletçi ve daha otoriter yaklaşımı, Bayar'ın liberal eğilimleriyle uyuşmuyordu. 1939'da kendi isteğiyle (!) başbakanlıktan ayrılması, aslında bir dönemin sonu ve gelecekteki kopuşun ilk işaretiydi. Bu ayrılık, kişisel bir soğukluğun ötesinde, Türkiye'nin ekonomik ve siyasi geleceğine dair iki farklı vizyonun çatışmasıydı.
II. Dünya Savaşı sonrası değişen dünya düzeni, Türkiye'de de çok partili hayata geçişi dayattı. İnönü'nün muhalefete izin vermesi, Bayar için tarihi bir fırsattı. Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte "Dörtlü Takrir"i vererek CHP'den kopuşu başlattı ve 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti'yi kurdu. Partinin kurucu Genel Başkanı ve fikir babası olarak, sivil, liberal ve muhafazakar bir ittifakın liderliğini üstlendi. 1950 seçimlerindeki ezici zafer, sadece bir iktidar değişikliği değil, bir sosyolojik devrimdi. Bayar'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi, asker kökenli olmayan ilk devlet başkanı olması açısından da sembolik bir dönüm noktasıydı. On yıllık DP iktidarı, Türkiye'yi tarım toplumundan çıkarmaya çalışan, yollar, barajlar, fabrikalar kadar, özgürlük beklentilerini de kabartan bir dönem oldu. Ancak Bayar, daha çok "protokol Cumhurbaşkanı" gibi davranırken, iktidarın fiili merkezi Başbakan Menderes'ti. Bu ikili yapı, partinin karizmasını bölüyor, eleştirileri artırıyordu.
27 Mayıs 1960 darbesi, Bayar'ın hayatındaki en trajik kırılmadır. Yassıada'daki utanç davalarında, 77 yaşındaki Cumhurbaşkanı, "vatana ihanet" gibi akıl almaz suçlamalarla yargılandı. Mahkeme salonundaki dik duruşu, savunmaları ve tarihe not düşen çıkışları, onu bir kurban olmaktan çıkarıp, bir direniş sembolü haline getirdi. "Beni yargılayamazsınız! Sizin burada bulunma hakkınızı veren Anayasa'yı ben imzaladım" sözü, meşruiyet sorgusunun en kesif ifadesiydi. İdam cezasına çarptırılması, Türk siyasi tarihinin en karanlık lekelerinden biridir. Cezası yaşı nedeniyle müebbet hapse çevrilse de, Kayseri Cezaevi'nde geçirdiği yıllar, bir devlet adamına reva görülebilecek en ağır muameleydi. 1964'te sağlık nedeniyle tahliye edildi, ancak siyasi haklarından mahrum bırakılarak, bir nevi sürgün hayatı yaşamaya mecbur edildi.
Tahliyesinden sonraki 22 yıl, Bayar için bir hesaplaşma ve tarihe not düşme dönemi oldu. "Ben de Yazdım" adlı hatıratını kaleme aldı, olayların perde arkasını kendi perspektifinden anlattı. 103 yaşında hayata veda ettiğinde, arkasında Osmanlı, Milli Mücadele, Tek Parti, Çok Partili Hayat, Darbe ve Hapis deneyimlerini sığdırdığı eşsiz bir hayat bıraktı. Celal Bayar, Türkiye'nin modernleşme çabalarının tüm çelişkilerini ve bedellerini şahsında taşıyan bir figürdü. İktisatla siyaseti, devletçilikle liberalizmi, itaatinle isyanı aynı potada eritmeye çalıştı. Zaferleri ve trajedisiyle, Türk demokrasisinin ne kadar kırılgan temeller üzerinde yükseldiğinin ve sivil siyasetin iktidar mücadelesinde ne denli sert bedeller ödemek zorunda kalabileceğinin canlı bir tanığıydı. Mirası, sadece yaptıklarıyla değil, yaşadıkları ve maruz kaldıklarıyla da, demokrasi ve hukuk devleti dersleriyle dolu, üzerine derin derin düşünülmesi gereken bir mirastır.