Fransa'nın en karanlık saatinde, ülkesi teslimiyetin eşiğindeyken, Londra'daki bir mikrofonun başına geçen tek bir adam, tarihin akışını değiştirecek bir meydan okumayı haykırdı. O, yalnızca bir general değil; bir fikrin, bir direnişin ve bir ulusun yeniden doğuşunun cisimleşmiş haliydi. Charles de Gaulle, 20. yüzyılın en çetin siyasi labirentlerinde, inatçı bir irade ve keskin bir vizyonla ilerleyen, kaderiyle sürekli bir hesaplaşma içindeki trajik bir kahramandı. Onun hikayesi, askeri dehasından çok, bir milletin ruhunu nasıl somutlaştırdığının, nasıl yalnız bırakıldığının ve nasıl yeniden tahta oturduğunun epik bir anlatısıdır. Modern Fransa'nın mimarı, beşinci cumhuriyetin kurucusu, dünya sahnesinde Batı'nın sesine meydan okuyan gür bir ses... Bu, bir adamın kendi kibrini, ülkesinin gururunu ve tarihin acımasız dalgalarını nasıl yönettiğinin derinlemesine portresidir. |
|
- Doğum Tarihi: 22 Kasım 1890, Lille, Fransa
- Ölüm Tarihi: 9 Kasım 1970, Colombey-les-Deux-Églises, Fransa
- Başlıca Unvanları: Fransız General, Sürgündeki Özgür Fransa Lideri, Geçici Hükümet Başkanı, Beşinci Cumhuriyet'in Kurucu Cumhurbaşkanı
- En Büyük Başarısı: II. Dünya Savaşı'nda Fransa'nın teslimiyetini reddederek Özgür Fransa hareketini kurmak ve savaş sonrasında istikrarlı, güçlü bir Beşinci Cumhuriyet rejimi inşa etmek.
- Felsefesinin Özü: "Une certaine idée de la France" (Fransa'ya dair belli bir fikir) – Fransa'nın büyüklüğü, bağımsızlığı ve tarihsel misyonu.
- Mirası: Güçlü bir başkanlık sistemi, bağımsız dış politika (NATO'dan çekilme, nükleer caydırıcılık), Avrupa entegrasyonunda motor rolü ve Fransız kimliğinin modern tanımı.
Charles André Joseph Marie de Gaulle, Katolik ve vatansever bir ailenin oğlu olarak, Fransa'nın 1870'teki utanç verici yenilgisinin ve kaybedilen toprakların gölgesinde büyüdü. Çocukluğu, intikam ve yeniden doğuş hikayeleriyle doluydu. Askeri kariyere adım atması kaçınılmazdı. Saint-Cyr askeri akademisinden mezun olduğunda, geleceğin savaşlarının statik siper çarpışmaları değil, hareketli zırhlı birlikler üzerine kurulu olacağını öngören nadir subaylardan biriydi. I. Dünya Savaşı'nda Verdun'da ağır yaralanıp esir düştüğünde, defalarca kaçış girişiminde bulunan bu inatçı genç yüzbaşı, artık sadece Almanlara değil, Fransız ordusunun katı, değişime kapalı üst kademelerine de meydan okuyordu. Savaşlar arası dönemde kaleme aldığı yazılar ve yaptığı uyarılar, maalesef kulak arkası edildi. Ona göre Fransa, sadece bir toprak parçası değil, bir idealdi; bir "fikir"di. Ve bu fikri korumak, geleneğe körü körüne bağlanmakla değil, radikal bir dönüşümle mümkündü.
1940 Mayıs'ı, Fransa için bir kabustu. Alman panzerleri, Maginot Hattı'nı hiçe sayarak ilerliyor, Fransız hükümeti panik içinde teslimiyeti tartışıyordu. De Gaulle, tuğgeneral rütbesiyle son anda bakanlık koltuğuna oturmuş, umutsuz bir direnişi savunuyordu. Ancak ihanet, onun deyimiyle, "askeri bir darbe" ile geldi: Mareşal Pétain ateşkes istedi. De Gaulle için tarihi an geldi. 17 Haziran 1940'ta, tek bir bavulla Londra'ya uçtu. Ertesi gün, 18 Haziran'da, BBC mikrofonlarından tüm dünyaya ve şaşkın Fransız halkına seslendi. O ünlü çağrıda, Fransa'nın bir savaş kaybetmiş olabileceğini, ama savaşın henüz bitmediğini haykırdı. Fransa, onun sesinde varlığını sürdürecekti.
"Fransa tek bir muharebeyi kaybetti! Ama savaşı kaybetmiş değildir!... Bu savaş dünya çapında bir savaştır. Bütün hatalar, bütün gecikmeler, bütün ıstıraplar, hiçbir şeyi ortadan kaldıramaz: Dünyada bizi sonunda düşmanı yenmeye götürecek araçlar mevcuttur. Bugün biz mekanik güç tarafından yenilgiye uğratıldık. Yarın, daha üstün bir mekanik güçle zaferi kazanabiliriz. Dünyanın kaderi burada yatıyor. Ben, General de Gaulle, şimdi Londra'da bulunuyorum... Her ne pahasına olursa olsun, Fransız olan herkesi benimle temas kurmaya çağırıyorum. Yaşasın Fransa!"
Bu an, de Gaulle'ün kişisel kaderiyle Fransa'nın kaderini tamamen birleştirdiği andı. "Özgür Fransa"nın lideri olarak, Churchill'in bile zaman zaman çileden çıkaran inatçılığıyla, Fransa'nın Müttefikler arasında eşit bir partner olarak tanınması için savaştı. Onun direnişi, askerî olmaktan çok siyasi ve sembolikti. Bir ulusun onurunu temsil ediyordu.
25 Ağustos 1944'te, Paris'in kurtuluşuyla birlikte, Champs-Élysées'de zafer yürüyüşü yapan de Gaulle, artık bir efsaneydi. Ancak siyaset, savaş alanından daha dikenliydi. Geçici hükümetin başkanı olarak ülkeyi yeniden inşa etmeye çalıştı, ancak partilerin kısır çekişmelerinden ve "eski rejim"in geri dönüşünden tiksinerek 1946'da ani bir şekilde istifa etti. Colombey-les-Deux-Églises'deki malikanesine çekildi, "tarihin bekleyişine" girdi. Bu, bir kenara itilme değil, stratejik bir geri çekilmeydi. Defalarca "hayır" dediği güç, onu 1958'de, Cezayir Savaşı'nın Fransa'yı bir iç savaşın eşiğine getirdiği kaotik bir anda, yeniden çağırdı. Ulus, bir kez daha ondan medet umuyordu.
De Gaulle, koşulsuz bir yetkiyle geldi. Görevi sadece bir krizi yönetmek değil, Fransız devletini baştan aşağı yeniden tasarlamaktı. Halkoylamasına sunulan yeni anayasa, güçlü, doğrudan halk tarafından seçilen bir cumhurbaşkanı öngörüyordu. Bu, onun "Fransa'ya dair fikri"nin kurumsal ifadesiydi: İstikrar, süreklilik ve büyüklük. Cumhurbaşkanı seçildiğinde, Cezayir meselesini acımasız bir gerçekçilikle çözdü (bağımsızlığını tanıyarak), sağcı darbe girişimlerini ve solcu ayaklanmaları göğüsledi. Dış politikada ise "tüm yönlerde bağımsızlık" ilkesini benimsedi: Fransa, NATO'nun askeri kanadından çekildi, kendi nükleer caydırıcı gücünü ("force de frappe") geliştirdi, Almanya'yla tarihi barışma ve Avrupa Topluluğu'nun itici gücü oldu, Sovyetler Birliği ve Çin'le diyaloğu açtı. De Gaulle'ün Fransa'sı, iki süper güç arasında üçüncü bir yol, gür bir ses olmak istiyordu.
Ancak, "de Gaulle'cülük" demokrasi değil, bir çeşit seçimli monarşiydi. 1968 Mayıs'ında, öğrenci isyanları ve genel grevle patlak veren toplumsal deprem, onun otoriter ve hiyerarşik Fransa vizyonuna meydan okuyordu. "Réforme, oui; chienlit, non" (Reform evet, karnaval hayır) diyerek dirense de, toplumla arasındaki kopukluğu anladı. İktidarını halkoylamasına bağladığı bölgesel reform ve senato değişikliği reddedilince, 1969'da bir kez daha, prensipli bir şekilde istifa etti. "Fransa halkı artık beni istemiyor" dedi ve bir kez daha Colombey'ye döndü. Ertesi yıl, beklenmedik bir şekilde hayata veda etti. Vasiyeti üzerine, kasaba mezarlığında sade bir törenle, sıradan bir asker gibi toprağa verildi. Anıt mezar değil, sade bir haç.
Fakat mirası, Fransa'nın her köşesinde yaşıyor. Beşinci Cumhuriyet anayasası hala yürürlükte. Dış politikadaki iddialı duruş, "gaullizm" olarak siyasi sahneyi şekillendirmeye devam ediyor. O, hem bir kurtarıcı hem de otoriter bir figür; hem bir vizyoner hem de inatçı bir muhafazakar olarak hatırlanıyor. Charles de Gaulle, Fransa'nın en zor anlarında, ulusun kendisine duyduğu inancı somutlaştıran, onu hem seven hem de nefret eden, asla kayıtsız kalınamayan, devasa bir tarihi şahsiyetti. Hikayesi, bir adamın, bir fikrin ve bir ulusun nasıl iç içe geçtiğinin, büyük trajediler ve zaferlerle dolu, asla unutulmayacak bir destanıdır.