Gözlerimizi açtığımız andan itibaren bir bilgi selinin içinde yüzüyoruz. Telefonumuza bir bildirim düşüyor: "Şok açıklama! Artık her şey değişecek!"
Bir sosyal medya paylaşımı, öyle kesin bir dille bir iddiayı ortaya atıyor ki, sorgulamadan kabul etmeye meyilli oluyoruz. Bir an durup düşünüyor musunuz: "Peki ya tüm bunlar bir yanılsamaysa?" İşte tam da burada, 17. yüzyıldan bir düşünür, `René Descartes`, elinde bir fenerle karşımıza çıkıp "Gelin, şüpheyi bir araç olarak kullanalım" diye fısıldıyor.
Peki, modern çağın bu karmaşık bilgi labirentinde, Descartes'ın metodik şüphesi bize bir pusula olabilir mi?
`
Kökünden Söküp Atmak: Metodik Şüphenin Temeli`
Descartes, `"Metod Üzerine Konuşma"` adlı eserinde, sağlam ve şüphe götürmez bir bilgi temeli inşa etmek için radikal bir yöntem önerdi: `metodik şüphe`. Onun amacı, şüphe etmek için şüphe etmek değildi. Aksine, şüpheyi, sağlam zemine ulaşmak için kullanacağı bir `alet` haline getirmekti.
Nasıl mı? Tıpkı çürük elmaları seçip atmak için bir elma sepetini baş aşağı çevirmek gibi. Tüm bilgilerini, inançlarını, duyularıyla algıladığı her şeyi bir kenara koyup, "Bunların hepsi yanıltıcı olabilir mi?" diye sormaya başladı.
`
Duyularımız bizi aldatabilir (bir suyun içindeki çubuğun kırık görünmesi gibi). Hatta rüya görüyor olabiliriz. Descartes, en uç noktaya giderek, tüm evreni ve matematiksel gerçekleri bile aldatabilecek kötü niyetli bir `"Kötü Cin"` (genius malignus) düşüncesini ortaya attı.
Peki, geriye ne kaldı? Her şeyden şüphe edebilen bir varlık olarak `ben`. İşte o meşhur çıkarım: `"Düşünüyorum, öyleyse varım"` (Cogito, ergo sum). Şüphe etmek bir düşünme eylemiydi ve düşünmek, bir düşünen varlığın (ben'in) var olduğunun kanıtıydı.
`
Dijital Çağın "Kötü Cin"leri: Algorithmalar ve Yankı Odaları`
Şimdi, bu radikal şüphe metodunu günümüze uyarlayalım. Descartes'ın "Kötü Cini", bugün karşımıza `algoritmalar, `yankı odaları ve `onay yanlılığı` olarak çıkıyor.
Sosyal medya, bize zaten inanma eğiliminde olduğumuz şeyleri göstererek, bir "kişiselleştirilmiş gerçeklik" sunuyor. Bir haberi, kaynağını sorgulamadan, sadece bize hitap eden bir başlıkla veya tanıdığımız biri paylaştı diye kabul ediyoruz. Descartes'ın yöntemi tam da burada devreye giriyor: `"Önüme gelen bu bilgiyi, kesinlikle yanlışmış gibi bir kenara koyabilir miyim? Üzerinde en ufak bir şüphe bulut var mı?"`
Bu, her şeye inanmamak değil, `otomatik kabul etme refleksini kırmak`. Bir iddia gördüğümüzde, tıpkı Descartes'ın yaptığı gibi sorular sormak: "Bu bilginin kaynağı nedir? Doğrulanabilir mi? Karşıt görüş ne diyor? Bunu kabul etmem için duygularım mı yoksa mantığım mı zorlanıyor?"
`
"Cogito"yu Bulmak: Kendi Zihnimizin Süzgeci`
Descartes, tüm dış dünyayı şüpheyle süzdükten sonra, dönüp dolaşıp `kendi aklına` güvenmek zorunda kaldı. Modern bilgi kirliliğinde de son durak burası. Dışarıdan gelen tüm "gürültüyü" (noise) metodik şüpheyle eleyip, geriye kendi `eleştirel düşünme yetimizi` koyuyoruz.
Bu, herkesin kendi doğrusunu yaratması değil; bilgiyi pasif bir alıcı olarak değil, aktif bir araştırmacı ve süzgeçten geçiren biri olarak ele almak demek.
Peki, bu şüphe bizi mutsuz, hiçbir şeye inanmayan birer kuşkucuya mı dönüştürür? Hayır. Descartes'ın nihai amacı `şüphede kalmak değil, şüphe sayesinde daha sağlam inançlara ulaşmaktı.` Sahte bir haberi şüpheyle eleyip, güvenilir kaynağı bulduğumuzda, ona olan inancımız çok daha güçlü olur.
`Belki de bugünün en radikal ve özgürleştirici eylemi, Descartesvari bir şüpheyle, "beğen" butonuna basmadan önce bir saniye durup düşünmektir.`
Sizce, her şeyden şüphe etmeye başladığımızda, gerçekten güvenebileceğimiz ilk ve son kale, yalnızca kendi aklımız mıdır? Yoksa bu aşırı bireyci bir yaklaşım mı?
Yorumlarınızı bekliyorum.
`
Descartes, `"Metod Üzerine Konuşma"` adlı eserinde, sağlam ve şüphe götürmez bir bilgi temeli inşa etmek için radikal bir yöntem önerdi: `metodik şüphe`. Onun amacı, şüphe etmek için şüphe etmek değildi. Aksine, şüpheyi, sağlam zemine ulaşmak için kullanacağı bir `alet` haline getirmekti.
`
`"Eğer en küçük bir kuşku bulursam, onları, tıpkı kesinlikle yanlış olduklarını bildiğim şeyler gibi, bir kenara atacağım."
Duyularımız bizi aldatabilir (bir suyun içindeki çubuğun kırık görünmesi gibi). Hatta rüya görüyor olabiliriz. Descartes, en uç noktaya giderek, tüm evreni ve matematiksel gerçekleri bile aldatabilecek kötü niyetli bir `"Kötü Cin"` (genius malignus) düşüncesini ortaya attı.
`
Şimdi, bu radikal şüphe metodunu günümüze uyarlayalım. Descartes'ın "Kötü Cini", bugün karşımıza `algoritmalar, `yankı odaları ve `onay yanlılığı` olarak çıkıyor.
Bu, her şeye inanmamak değil, `otomatik kabul etme refleksini kırmak`. Bir iddia gördüğümüzde, tıpkı Descartes'ın yaptığı gibi sorular sormak: "Bu bilginin kaynağı nedir? Doğrulanabilir mi? Karşıt görüş ne diyor? Bunu kabul etmem için duygularım mı yoksa mantığım mı zorlanıyor?"
`
Descartes, tüm dış dünyayı şüpheyle süzdükten sonra, dönüp dolaşıp `kendi aklına` güvenmek zorunda kaldı. Modern bilgi kirliliğinde de son durak burası. Dışarıdan gelen tüm "gürültüyü" (noise) metodik şüpheyle eleyip, geriye kendi `eleştirel düşünme yetimizi` koyuyoruz.
Peki, bu şüphe bizi mutsuz, hiçbir şeye inanmayan birer kuşkucuya mı dönüştürür? Hayır. Descartes'ın nihai amacı `şüphede kalmak değil, şüphe sayesinde daha sağlam inançlara ulaşmaktı.` Sahte bir haberi şüpheyle eleyip, güvenilir kaynağı bulduğumuzda, ona olan inancımız çok daha güçlü olur.
`Belki de bugünün en radikal ve özgürleştirici eylemi, Descartesvari bir şüpheyle, "beğen" butonuna basmadan önce bir saniye durup düşünmektir.`
Sizce, her şeyden şüphe etmeye başladığımızda, gerçekten güvenebileceğimiz ilk ve son kale, yalnızca kendi aklımız mıdır? Yoksa bu aşırı bireyci bir yaklaşım mı?