Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), sonraki olası ziyaret noktaları olarak zikredilse de, bu planlar henüz kesinlik kazanmış değil. Hava sahasındaki güvenlik durumuna bağlı olarak nihai bir karar verilecek.
Eğer önemli bir risk görülürse, Bakan Fidan'ın yarın öğleden sonra Riyad'dan Türkiye'ye geri dönmesi gündemde olan bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.
Riyad'daki toplantıda, ABD ve İsrail saldırıları sonrasında başlayan, küresel maliyetleri artan ve bölgeye sıçrama riski taşıyan savaşın durdurulması ele alınacak. Toplantı sonrasında ortak bir irade beyanı ve açıklama yapılması da gündeme gelebilir.
Körfez ülkelerinin de yer alacağı bu buluşmadan iki temel mesajın çıkması bekleniyor. Bunlardan ilki, taraflar arasında karşılıklı saldırıların durdurulması yönündeki çağrı olacak.
İkinci beklenti ise, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının kınanması ve bu eylemlerin sonlandırılması için yapılacak resmi bir çağrıdır. Elbette öncelikli beklenti, mevcut çatışmaların sona ermesidir.
Ancak, mevcut koşullarda herhangi bir arabuluculuk girişimiyle sorunun çözülebileceği bir noktada olunmadığı yönünde tespitler yapılıyor. Neticede, savaşın ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın vereceği bir kararla durmasının mümkün görüldüğü değerlendiriliyor.
Trump'ın ne zaman ve hangi koşullarda tatmin olarak savaşı sonlandıracağına dair net bir öngörü bulunmuyor. İsrail yönetiminin ise, bir daha elde edemeyeceğini düşündüğü bu fırsatı sonuna kadar kullanma eğiliminde olduğu gözlemleniyor.
Hâlen rejim değişikliği hedefi devam etse de, kaynaklar rejimin sadece bazı önemli isimlerin öldürülmesiyle değişmeyeceği tespitini yapıyor. İran rejiminin kişilerden bağımsız, kurumsallaşmış bir yapı olduğu ve havadan saldırılarla değişmeyeceği daha önce de birçok kez ifade edilmişti.
Belki bu aşamada, İran'ın altyapısına verilen zararla ülkenin 30 yıllık bir kayba uğratıldığı düşünülebilir. Fakat, rejimin değişmesi beklentisinin hâlen çok zayıf olduğu vurgulanıyor.
Öte yandan, Türkiye ile İran arasında Ankara'nın sürekli temas halinde olduğu biliniyor. Görüşmeler Dışişleri Bakanı Cevad Zarif üzerinden yürütülüyor. Ancak, İran'ın yeni sisteminde Zarif'in konumu ve etkisinin ne olacağı soru işaretleri barındırıyor.
Bu nedenle, şu aşamada bir arabuluculukla çözüm bulma imkânının zor göründüğü ifade ediliyor. Genel olarak bölge ülkelerinin İran'dan beklentisi ise, özellikle nükleer programından vazgeçmesi yönünde.
Bu, 20-25 yıllık bir tartışma konusu olarak sürekli sorun üretmeye devam ediyor. İran'ın bu konuda hedeflediği mesafeyi de alamadığı değerlendiriliyor.
Masada az da olsa taviz vermek istemediği konularda şu an kayıplar yaşadığı tespitleri var. Örneğin, vekil güçler konusunda bölgede harekete geçirebildiği tek unsur olarak Hizbullah kalmış durumda ve onlar da ağır saldırı altında.
Balistik füze konusunda ise, savaş sırasında ya imha edildikleri ya da elindekilerin büyük kısmını kullanmak zorunda kaldığı belirtiliyor. İstanbul'da kurulması önerilen müzakere masasında, bölge ülkelerinin de dahil olacağı bir platformda üç temel başlık ele alınacaktı.
Bu başlıklardan ilki, nükleer program ve zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti olacaktı. Ancak İran'ın, bu konuları müzakere etmek yerine sadece nükleer başlığını konuşmayı tercih ettiği ve bu noktaya gelindiği yönünde tespitler bulunuyor.
İstanbul'daki müzakere formatını tercih etse belki de sürecin farklı ilerleyebileceği değerlendirmesi yapılıyor. Bu nedenle artık İran'dan bir iç muhasebe beklentisi olduğu ifade ediliyor.
İran'ın bu durumdan nasıl çıkacağı ve kendini nasıl konumlandıracağı önemli sorular olarak öne çıkıyor. Bu konularda bölgesel bir perspektifle konuşmanın mümkün olup olmayacağı tüm taraflarca değerlendiriliyor.
İsrail'in de toprak elde etme ihtirasını bırakıp, bölgeyi istikrarsızlaştıran saldırılarına son vermesi, bölgesel güvenlik mimarisi içinde sınırlarının net şekilde belirlenmesi elbette temel hedefler arasında.
Ancak, Başbakan Binyamin Netanyahu yönetimindeki bir İsrail ile bunun gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği ayrı bir tartışma konusu. Her şey, Donald Trump'ın önümüzdeki günlerde hangi noktaya geleceği ve savaşı nerede durduracağı kararına kilitlenmiş durumda.
AB ülkelerinin "Hiçbir katkı sunmayacağız, bu savaş NATO'nun konusu değil" açıklaması ile geçen hafta Ankara'ya gelen Almanya Dışişleri Bakanı'nın "Kimse İran’da kaos istemiyor, birlikte savaştan çıkış yolunu bulmalıyız" mesajının da altı bir kez daha çiziliyor.
Şimdi de Riyad'da toplanan Körfez ülkelerinin, karşılıklı saldırıların durdurulmasını isteyeceği ve İran'a yönelik bir kınama ile çağrıda bulunabileceği öngörülüyor. Bu tutumların taraflar üzerindeki baskıyı artırıp artırmayacağını zaman gösterecek.
Sizce Riyad'daki bu diplomatik girişim, bölgedeki gerilimi azaltmada etkili olabilir mi?
Eğer önemli bir risk görülürse, Bakan Fidan'ın yarın öğleden sonra Riyad'dan Türkiye'ye geri dönmesi gündemde olan bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.
Riyad'daki toplantıda, ABD ve İsrail saldırıları sonrasında başlayan, küresel maliyetleri artan ve bölgeye sıçrama riski taşıyan savaşın durdurulması ele alınacak. Toplantı sonrasında ortak bir irade beyanı ve açıklama yapılması da gündeme gelebilir.
Körfez ülkelerinin de yer alacağı bu buluşmadan iki temel mesajın çıkması bekleniyor. Bunlardan ilki, taraflar arasında karşılıklı saldırıların durdurulması yönündeki çağrı olacak.
İkinci beklenti ise, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının kınanması ve bu eylemlerin sonlandırılması için yapılacak resmi bir çağrıdır. Elbette öncelikli beklenti, mevcut çatışmaların sona ermesidir.
Ancak, mevcut koşullarda herhangi bir arabuluculuk girişimiyle sorunun çözülebileceği bir noktada olunmadığı yönünde tespitler yapılıyor. Neticede, savaşın ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın vereceği bir kararla durmasının mümkün görüldüğü değerlendiriliyor.
Trump'ın ne zaman ve hangi koşullarda tatmin olarak savaşı sonlandıracağına dair net bir öngörü bulunmuyor. İsrail yönetiminin ise, bir daha elde edemeyeceğini düşündüğü bu fırsatı sonuna kadar kullanma eğiliminde olduğu gözlemleniyor.
Hâlen rejim değişikliği hedefi devam etse de, kaynaklar rejimin sadece bazı önemli isimlerin öldürülmesiyle değişmeyeceği tespitini yapıyor. İran rejiminin kişilerden bağımsız, kurumsallaşmış bir yapı olduğu ve havadan saldırılarla değişmeyeceği daha önce de birçok kez ifade edilmişti.
Belki bu aşamada, İran'ın altyapısına verilen zararla ülkenin 30 yıllık bir kayba uğratıldığı düşünülebilir. Fakat, rejimin değişmesi beklentisinin hâlen çok zayıf olduğu vurgulanıyor.
Öte yandan, Türkiye ile İran arasında Ankara'nın sürekli temas halinde olduğu biliniyor. Görüşmeler Dışişleri Bakanı Cevad Zarif üzerinden yürütülüyor. Ancak, İran'ın yeni sisteminde Zarif'in konumu ve etkisinin ne olacağı soru işaretleri barındırıyor.
Bu nedenle, şu aşamada bir arabuluculukla çözüm bulma imkânının zor göründüğü ifade ediliyor. Genel olarak bölge ülkelerinin İran'dan beklentisi ise, özellikle nükleer programından vazgeçmesi yönünde.
Bu, 20-25 yıllık bir tartışma konusu olarak sürekli sorun üretmeye devam ediyor. İran'ın bu konuda hedeflediği mesafeyi de alamadığı değerlendiriliyor.
Masada az da olsa taviz vermek istemediği konularda şu an kayıplar yaşadığı tespitleri var. Örneğin, vekil güçler konusunda bölgede harekete geçirebildiği tek unsur olarak Hizbullah kalmış durumda ve onlar da ağır saldırı altında.
Balistik füze konusunda ise, savaş sırasında ya imha edildikleri ya da elindekilerin büyük kısmını kullanmak zorunda kaldığı belirtiliyor. İstanbul'da kurulması önerilen müzakere masasında, bölge ülkelerinin de dahil olacağı bir platformda üç temel başlık ele alınacaktı.
Bu başlıklardan ilki, nükleer program ve zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti olacaktı. Ancak İran'ın, bu konuları müzakere etmek yerine sadece nükleer başlığını konuşmayı tercih ettiği ve bu noktaya gelindiği yönünde tespitler bulunuyor.
İstanbul'daki müzakere formatını tercih etse belki de sürecin farklı ilerleyebileceği değerlendirmesi yapılıyor. Bu nedenle artık İran'dan bir iç muhasebe beklentisi olduğu ifade ediliyor.
İran'ın bu durumdan nasıl çıkacağı ve kendini nasıl konumlandıracağı önemli sorular olarak öne çıkıyor. Bu konularda bölgesel bir perspektifle konuşmanın mümkün olup olmayacağı tüm taraflarca değerlendiriliyor.
İsrail'in de toprak elde etme ihtirasını bırakıp, bölgeyi istikrarsızlaştıran saldırılarına son vermesi, bölgesel güvenlik mimarisi içinde sınırlarının net şekilde belirlenmesi elbette temel hedefler arasında.
Ancak, Başbakan Binyamin Netanyahu yönetimindeki bir İsrail ile bunun gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği ayrı bir tartışma konusu. Her şey, Donald Trump'ın önümüzdeki günlerde hangi noktaya geleceği ve savaşı nerede durduracağı kararına kilitlenmiş durumda.
AB ülkelerinin "Hiçbir katkı sunmayacağız, bu savaş NATO'nun konusu değil" açıklaması ile geçen hafta Ankara'ya gelen Almanya Dışişleri Bakanı'nın "Kimse İran’da kaos istemiyor, birlikte savaştan çıkış yolunu bulmalıyız" mesajının da altı bir kez daha çiziliyor.
Şimdi de Riyad'da toplanan Körfez ülkelerinin, karşılıklı saldırıların durdurulmasını isteyeceği ve İran'a yönelik bir kınama ile çağrıda bulunabileceği öngörülüyor. Bu tutumların taraflar üzerindeki baskıyı artırıp artırmayacağını zaman gösterecek.
Sizce Riyad'daki bu diplomatik girişim, bölgedeki gerilimi azaltmada etkili olabilir mi?