Bir adam düşünün; henüz 20 yaşında, vahşi Kuzey Amerika sınırlarında, bir Fransız ve Kızılderili tuzağına düşmüş, atı vurulmuş, paltosuna dört kurşun saplanmış. Ölümü soluyarak, kanlar içinde, geceyi bir mezarda saklanarak geçirsin. Bu genç, gelecekte bir imparatorluğu dize getirecek, ancak kendisi asla taç giymeyecek bir liderin ilk sınavıydı. George Washington, bu ilk ölümle burun buruna gelişinden, ölüm döşeğinde son nefesini verene kadar, tarihin akışını tek başına değiştirecek bir iradeyi taşıdı omuzlarında. O, bir aristokrat çiftçinin oğluydu, kraliyet ordusunda general olmayı hayal etmişti. Ama kader, onu bir krala karşı isyanın başına geçirecek, derme çatma bir orduyu sekiz yıl boyunca ayakta tutacak, zafer kazandıktan sonra ise gücü reddedip çiftliğine dönecek kadar alçakgönüllü bir karakter yontacaktı. Onun hikayesi, sadece bir devlet kurucusunun değil, modern dünyada "liderlik" kavramının ta kendisinin yeniden yazılışının destanıdır. Bu, bir ulusun doğum sancılarında, nasıl bir adamın sabrı, azmi ve ahlakıyla şekillendiğinin hikayesidir. |
|
- Doğum: 22 Şubat 1732, Westmoreland County, Virginia
- Ölüm: 14 Aralık 1799, Mount Vernon, Virginia
- Meslekler: Toprak Sahibi, Asker, Devlet Adamı, Devrimci
- En Büyük Unvanı: Amerika Birleşik Devletleri'nin Kurucu Babası ve İlk Başkanı
- En Büyük Başarısı: Düzensiz bir isyancı ordusunu zafere taşıyarak bir süper gücü yenmek ve gönüllü olarak iktidarı bırakarak cumhuriyetçi bir geleneğin temelini atmak.
- En Büyük İronisi: Köle sahibi bir plantasyonda yaşarken, "özgürlük" için savaşmak.
George Washington’ın karakteri, gençliğinin sert ve belirsiz sınır topraklarında dövüldü. Resmi bir askeri eğitimi yoktu, ancak haritacılık ve arazi bilgisi konusundaki doğal yeteneği onu Virginia milislerinin başına getirdi. Fransız ve Kızılderili Savaşı'nın ilk kıvılcımlarını çakan, henüz 22 yaşındaki bu teğmendi. Fort Necessity'deki feci yenilgi ve teslim olması, onun için bir onur meselesiydi; imzaladığı Fransızca belgede, casusluk yaparak bir Fransız subayını öldürdüğünü itiraf ettiğini bilmiyordu. Bu leke, onu yıllarca takip etti.
Ancak bu acı tecrübeler, onu demir gibi bir disiplin ve soğukkanlılıkla donattı. General Edward Braddock'un felaketle sonuçlanan seferinde, iki atı vurulmasına ve üniformasına kurşunlar isabet etmesine rağmen, paniğe kapılmadan geri çekilmenin düzenini sağladı. Bu, askerler arasında "korunmuş" bir adam olduğu efsanesinin doğuşuydu. Savaş alanında gösterdiği cesaret, aristokratik tavırları ve fiziksel görünümü (1.90 boyuyla devrinin çok üzerinde bir figürdü) onu doğal bir lider haline getirdi. Ama aynı zamanda, İngiliz İmparatorluğu'nun kendisi gibi kolonistlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptığını da acı bir şekilde öğrendi. İmparatorluk rüyası, yerini derin bir hayal kırıklığına bırakıyordu.
1775'te Kıta Ordusu'nun Başkomutanı seçildiğinde, karşısındaki görev korkunçtu: Dünyanın en güçlü donanmasına ve en disiplinli ordusuna karşı, eğitimsiz, aç, üstü başı parçalanmış, kısa süreliğine askere alınmış gönüllülerle savaşacaktı. Washington bir dahi taktisyen değildi; daha ziyade bir hayatta kalma, sabır ve irade ustasıydı. New York'ta bir dizi yenilgi aldı, ordusunu neredeyse imhadan kurtarmak için umutsuz geri çekilmeler düzenledi. Asıl dehası, ordusunu bir arada tutabilmekte yatıyordu.
Bu azmin en somut örneği, 1777-1778 kışında Valley Forge'da yaşandı. 12.000 asker, barınaksız, battaniyesiz, çıplak ayaklı ve açlıktan kırılıyordu. Kar, çoğu zaman kan kırmızısına boyanıyordu. Washington, bu cehennemde, sadece askeri bir komutan değil, bir baba figürü oldu. Kongre'ye yalvaran mektuplar yazdı, kendi parasıyla erzak tedarik etmeye çalıştı, hastaları ziyaret etti. O kış, disiplini ve modern taktikleri öğreten Prusyalı General von Steuben'in gelişiyle, dağınık bir isyancı çetesinden gerçek bir profesyonel ordu doğdu. Valley Forge, bir fiziksel imtihandan çok, Washington'un ve Amerikan davasının ruhsal kırılma noktasıydı. Oradan, yenilmez bir iradeyle çıktılar.
"Hürriyet, nazik bir bitkidir; büyümesi için, sadece değil, sürekli bir ilgi ister."
1781'de Yorktown'daki ezici zaferden sonra, dünya Washington'un ne yapacağını bekliyordu. Tarih, zafer kazanan generallerin iktidarı ele geçirdiği örneklerle doluydu. Ordusu bile, ona duydukları minnettarlıkla, onu kral ilan etmeye hazırdı. 1783'ün o tarihi anında, Newburgh'da subaylarını isyana teşvik eden bir bildiri dolaşırken, Washington toplantıya katıldı. Konuşma yapacaktı, ama önce Kongre'den gelen bir mektubu okumaya çalıştı. Duraksadı. Gözlüklerini çıkardı ve hiç kimsenin onu gözlük takarken görmediğini, sadece hizmet uğruna saçlarının ağardığını söyledi. Bu küçük, insani hareket, isyan havasını tamamen dağıttı. Duygusal bir darbe indirmişti.
Ardından, görevi bittiğinde, komutayı Kongre'ye iade ettiği o görülmemiş sahne geldi. Bir general, sivil otoriteye gönüllü olarak yetkisini teslim ediyordu. Bu hareket, Avrupa'da şok etkisi yarattı. Kral III. George, Washington'un bunu yapması halinde "dünyanın en büyük adamı" olacağını söylemişti. Öyle de oldu. İktidarı reddetmesi, askeri gücün sivil yönetime tabi olacağı Amerikan prensibinin canlı kanıtıydı. Mount Vernon'a, sade bir çiftçi olarak döndü. Ancak huzur kısa sürdü; zayıf Konfederasyon yapısı çökmek üzereydi ve ulus ona yeniden ihtiyaç duyuyordu.
1789'da oybirliğiyle ilk başkan seçildiğinde, elinde bir anayasa ve sıfır pratik gelenek vardı. Her hareketi, gelecek için emsal teşkil edecekti. "Sayın Başkan" gibi basit bir hitap şekli üzerinde bile aylarca düşünüldü. Kabineyi kurdu, tarafsız bir dış politika izlenmesi gerektiğini savundu (Veda Konuşması'nda bunu ölümsüzleştirdi), merkezi bir mali sistemin temellerini attı ve isyanları sertçe bastırarak federal otoriteyi tesis etti. İki dönem sonra, yeniden seçilmeyi garantilemiş olmasına rağmen, gönüllü olarak görevi bıraktı. Bu, belki de tacı reddetmek kadar önemli bir hareketti; zorunlu olmayan bir demokratik geçişin ilk örneğini veriyordu.
Ancak Washington'un mirası, derin bir çelişkiyle gölgelenir: Özgürlük savaşçısı, yüzlerce insanı köleleştiren bir plantasyon sahibiydi. Mount Vernon'daki yaşamı, bu insanların emeği üzerine kuruluydu. Hayatı boyunca bu kurumdan rahatsızlık duyduğuna dair işaretler olsa da, onu kökten ortadan kaldıracak siyasi veya kişisel hamleyi yapamadı. Ancak ölümünden sonra açıklanan vasiyetnamesiyle, kölelerinin serbest bırakılmasını emretti. Bu, o dönem için devrim niteliğinde bir hareketti ve içindeki ahlaki çatışmanın sessiz bir itirafıydı.
14 Aralık 1799'da, Mount Vernon'da, soğuk algınlığından kaynaklanan bir boğaz enfeksiyonu sonucu, çağın ilkel ve acı verici tedavileri (kan alma ve cıva klorür) neticesinde hayata gözlerini yumdu. Ölümü, uluslararası bir yas dalgasına neden oldu. O artık sadece bir devlet adamı değil, bir semboldü: Dürüstlük, vatanseverlik ve sivil erdemin timsali.
George Washington'un gerçek dehası, askeri zaferlerinden ziyade, iktidara karşı tavrında yatar. O, bir ulusu sadece savaşarak değil, daha da zoru olan, zaferden sonra kendini frenleyerek ve bir örnek teşkil ederek kurdu. Onun bıraktığı miras, anıtlarda değil, Amerikan siyasi sisteminin DNA'sına işlenmiş olan, gücün geçici ve hesap verilebilir olduğu, liderlerin hizmetkâr olması gerektiği fikrindedir. O, bir imparatorluğun çöküşünü seyrederken, henüz adı konmamış bir cumhuriyetin temellerini, karakteriyle örerken tarihe geçti. Bir general, bir başkan, ama en çok da, bir ulusun inşa etmeye çalıştığı ideallerin ilk ve en kalıcı yüzü oldu.