19. yüzyıl Fransa'sının tozlu sokaklarında, aristokrat salonlarında ve tefecilerin gölgeli ofislerinde nefes alıp veren devasa bir organizma vardı: İnsanlık Komedyası. Ve bu canlı, nefes nefese, acımasız dünyanın tek yaratıcısı, tek tanrısıydı: Honoré de Balzac. O, sadece roman yazan biri değil, bir sosyolog, bir tarihçi, bir koleksiyoncu ve en önemlisi, kendi deyimiyle "toplumun sekreteri"ydi. Hayatı, eserlerindeki karakterler gibi tutkular, devasa borçlar, bitmek bilmeyen kahve ve çılgın bir yaratım iştahıyla örülü bir destandı. Kendini edebiyata adadığı andan itibaren, Balzac'ın amacı basit değildi: Tüm bir çağı, 1815-1848 arasındaki Fransız toplumunu, bütün katmanları, tutkuları ve trajedileriyle kâğıda dökmek. Onun kaleminden çıkan her karakter -Goriot Baba, Rastignac, Vautrin- sadece bir kurgu değil, insan doğasının ve sosyal mekanizmaların birer tezahürüydü. Bu makineyi çalıştırmak için günde 15 saat çalışır, litrelerce Türk kahvesi içer ve kendini yazıya öyle kaptırırdı ki, gerçek dünyayla bağı kopar, yarattığı evrende kaybolurdu. İşte bu, bir dehanın hem lütfu hem de lanetiydi. |
|
- Tam Adı: Honoré de Balzac
- Doğum: 20 Mayıs 1799, Tours, Fransa
- Ölüm: 18 Ağustos 1850, Paris, Fransa
- Meslek: Roman Yazarı, Oyun Yazarı, Edebiyat Eleştirmeni
- En Büyük Eseri: *İnsanlık Komedyası* (La Comédie Humaine) - 90'dan fazla tamamlanmış roman ve öyküden oluşan dev proje.
- Edebi Mirası: Gerçekçilik akımının kurucu babası, modern romanın mimarlarından, sosyolojik romanın öncüsü.
- Kişisel Motosu: "Ya her şey, ya hiçbir şey."
Honoré Balzac'ın (soyadına sonradan eklediği asilzade edasıyla "de" takısı henüz yoktu) çocukluğu sevgiden yoksun, katı bir disiplinle geçti. Ailesi onu hukukçu yapma kararlılığındaydı. Noter yanında çıraklık ve hukuk fakültesi yılları, ona toplumun en kirli işlerinin döndüğü arka odaları, mülkiyet anlaşmazlıklarının trajedilerini, insan açgözlülüğünün en ham hallerini gösterdi. Bu gözlemler, gelecekteki eserlerinin temel harcı olacaktı. Ancak genç Honoré'nin ruhu bu kafeste çırpınıyordu. 1819'da ailesine, tarihi bir ultimatom verdi: Bana iki yıl verin, edebiyatta şansımı deneyeyim. Başarısız olursam, hukuka dönerim.
Paris'in çatı katlarından birine kapanan Balzac, trajik bir başlangıç yaptı. İlk eserleri, takma adlarla yazdığı gotik ve ticari romanlar, tam bir fiyaskoydu. Tiyatro oyunları başarısız oldu. Matbaacılık ve dökümcülük girişimleri ise onu ömür boyu peşini bırakmayacak bir belaya, devasa borçlara sürükledi. Tefeciler, icra memurları ve sürekli kaçış, artık onun gündelik hayatının bir parçası olacaktı. Ancak bu yenilgiler, onu ezip geçmedi; tersine, ateşledi. Gerçek sesini bulmak için daha derine inmek zorunda olduğunu anladı.
1829'da, kendi adıyla yayımladığı *Les Chouans* (Köylüler) ile nihayet edebi çevrelerde dikkat çekti. Ancak asıl patlama, 1833'te *Eugénie Grandet* ile geldi. Burada, cimriliği bir tutkuya, hatta bir sanata dönüşmüş Grandet Baba karakterini yaratarak, insanın tek bir saplantının esiri olabileceğini gösterdi. Ardından 1834'te *Goriot Baba* geldi. Bu roman, sadece Balzac'ın değil, tüm Fransız edebiyatının dönüm noktasıydı.
Burada, Balzac'ın devrimci fikri şekillendi: Tüm romanlarını birbirine bağlayacak, aynı karakterleri farklı hikayelerde, farklı yaşlarda ve sosyal konumlarda karşımıza çıkaracaktı. Rastignac, *Goriot Baba*'da saf bir taşralı genciken, ileriki romanlarda yükselen bir politikacıya dönüşecekti. Vautrin, suçludur, polistir, sonra tekrar suçludur. Bu, edebiyat tarihinde görülmemiş bir şeydi: Kendi gerçekliği, kendi coğrafyası, kendi kuralları olan bir evren. Buna *İnsanlık Komedyası* adını verdi.
"Bütün mutluluklar ve mutsuzluklar, ışığın ve gölgenin sonsuz oyunları gibi, birbirini izler. Ben buna 'İnsanlık Komedyası' adını verdim."
Bu evreni inşa etmek için Balzac, insanüstü bir çalışma temposuna girdi. Akşam 8'de uyur, gece 1'de uyanır ve sabah 8'e kadar, günde 50 fincana varan kahve eşliğinde yazardı. Kahvesi, ince öğütülmüş, su olmadan, çiğnenerek yenirdi. Bu ritüel, onu uyanık tutmanın ötesinde, yaratım transına sokmanın bir yoluydu. Yazı masasında, karakterleriyle konuşur, onların acılarına ağlar, sevinçlerine gülerdi. Gerçeklikle kurduğu bu simbiyotik ilişki, onu fiziksel olarak tüketiyordu ama eserleri, Fransız toplumunun en canlı, en nefes kesici panoraması olarak doğuyordu.
Balzac'ın hayatındaki en büyük tutku, eserlerindeki kadar karmaşık ve trajikti: Polonyalı bir kontes olan Eveline Hanska. Onunla, hayranı olduğu bir kadın olarak mektuplaşmaya başladı ve bu yazışma, ömür boyu sürecek obsesif bir aşka dönüştü. Hanska, onun için sadece bir sevgili değil, aynı zamanda aristokrasiye giriş biletinin, borçlarından kurtuluşun ve nihai mutluluğun simgesiydi. Yıllarca süren gizli buluşmalar, binlerce mektup ve Hanska'nın kocasının ölümünü bekleyiş... Balzac, bu ilişkiye servetini, sağlığını ve enerjisinin büyük kısmını yatırdı.
Nihayet 1850'de, Balzac'ın sağlığının tamamen çöktüğü bir dönemde evlendiler. Ancak bu zafer, bir vedaya dönüştü. Yılların aşırı çalışması, kahve bağımlılığı, heyecanlı hayatı ve belki de tutkularının ağır yükü, kalbini ve bedenini iflas ettirmişti. Evliliklerinden sadece beş ay sonra, 51 yaşında, Paris'teki muhteşem evinde, henüz mobilyalarını bile yerleştiremeden hayata veda etti. Ölüm döşeğinde, hayali doktoru Bianchon'u (kendi yarattığı bir karakter) çağırıyordu. Gerçeklik ve kurgu, son nefesinde bile iç içe geçmişti.
Balzac'ın cenazesinde, Victor Hugo'nun yaptığı ünlü konuşmada dediği gibi: "Farkında olsun ya da olmasın, ister istemez, bu büyük adamın mezarından çıkan ışığa tüm yüzyıl katlanacak." Bu kehanet doğru çıktı. Balzac, sadece Gustave Flaubert, Émile Zola ve Marcel Proust gibi Fransız yazarları değil, dünya edebiyatını kökten değiştirdi. Onun gerçekçiliği, sadece dış dünyayı tasvir etmek değil, sosyal ve ekonomik güçlerin bireyi nasıl şekillendirdiğini, hatta deforme ettiğini göstermekti.
Karakterlerini, içinde bulundukları çevrelerle (ev, sokak, şehir) birlikte inşa ederek, "tip" yaratmanın ötesine geçti; onları, içsel çatışmaları ve toplumsal determinizmleriyle "birey" yaptı. Para, güç, statü ve aşk arasındaki ilişkiyi o kadar keskin bir şekilde analiz etti ki, 21. yüzyılın kapitalist dünyasında bile karakterleri şaşırtıcı derecede tanıdık gelir.
Honoré de Balzac, bir edebiyat devi olmanın ötesinde, insan tutkusunun, hırsının ve trajedisinin kronikçisiydi. Hayatı, eserleri kadar büyük, karmaşık ve tutkulu bir romandı. Ve *İnsanlık Komedyası*, bize sadece 19. yüzyıl Fransa'sını değil, zamanın ötesine geçen, insanın değişmeyen doğasını anlatan bir ayna olarak kalmaya devam ediyor.