Hadi itiraf edelim, hepimiz yapıyoruz. Gece vakti, ıssız bir caddede, etrafta kimsecikler yokken kırmızı ışıkta durduk ve içinizden "Neden duruyorum ki?" diye geçirdiniz. Ya da otobanda, herkes limitin 10-20 km üstünde giderken, siz kurallara harfiyen uyup yavaş kaldığınızda, arkadan gelen farlar size anlamsız bir ahlak bekçisi gibi bakıyor. İşte tam o an, farkında olmadan, ``**Immanuel Kant'ın en ünlü etik ilkesiyle yüzleşiyorsunuz aslında: Kategorik Buyruk.**`` 

Peki nedir bu, şu meşhur "Kategorik Buyruk"? Kant'ın ahlak felsefesinin temel taşı. Kısaca, ``"Öyle bir ilkeye göre hareket et ki, bu ilke aynı zamanda evrensel bir yasa olabilsin."`` der. Yani bir eylemi yapmadan önce kendine şunu sor: "Herkes, her zaman, benim şu an yapmayı düşündüğüm şeyi yapsa, dünya nasıl bir yer olur?" Eğer cevap kaos, çelişki ya da imkansızlık ise, o eylem ahlaken yanlıştır. Bu, "Eğer yakalanmazsam yaparım" (ki buna Kant "Hipotezik Buyruk" diyor) mantığının tam zıttı. İşin özü, sonuçlara değil, eylemin kendisinin evrenselleştirilebilir olup olmadığına bakar.
`
Trafikte Evrensel Yasa Testi`
Şimdi gelin bu soğuk görünen felsefi çerçeveyi trafiğe sokalım. Kırmızı ışık örneğinden devam edelim. Kantçı bir sürücü, ıssız bir yolda kırmızıda geçmeyi düşündüğünde şunu sorar: "Herkes, her zaman, ıssız olduğunu düşündüğü kırmızı ışıkta geçse ne olur?"
Cevap açık: Trafik ışıklarının anlamı kalmaz, kavşaklar ölüm tuzaklarına döner, güven diye bir şey kalmaz. Eylem, evrensel bir yasa olamaz çünkü kendi kendini yok eder. Bu yüzden, sırf ceza yememek için değil, ``ilkenin kendisine saygı duyduğu için`` durur. Kant için ahlak, dışarıdaki polis kamerası değil, içerideki vicdan yasasıdır.
`
Peki ya hız limitleri? "Ama herkes yapıyor!" argümanı Kant'ın gözünde hiçbir şey ifade etmez. "Herkes, her zaman, hız limitini ihlal etse" sonucu yine kaostur. O zaman "hız limiti" diye bir kavram anlamsızlaşır. Kant'ın buyruğu, bize sürü psikolojisine kapılmadan, ``**kişisel rahatlığımızı genel geçer bir kuralın üstüne koymamamızı söyler.**`` Bu, trafikte bencillikten çok, karşındakini de bir "amaç" olarak görme esasına dayanır. Senin zaman kazanma isteğin, başka bir sürücünün güvenliğinden daha değerli olamaz.
`
Pratikteki Çatlaklar ve İtirazlar`
Ancak işler her zaman bu kadar siyah-beyaz değil.
Diyelim ki, acil bir hastayı hastaneye yetiştiriyorsunuz ve tek çare hız yapmak. Kant'ın katı yorumu, "Asla hız yapma" der gibidir. Ama bu, ahlaken doğru mu? Bazı yorumcular, bu gibi istisnai durumlarda, daha üst bir ilkenin (hayat kurtarmanın) devreye girebileceğini söyler. Yine de Kant için tehlike, ``istisnaların çoğalıp kuralı yok etmesi`` riskidir. "Benim durumum özel" demeye başlayan herkes, evrensel yasayı çökertmeye adaydır.
Bir diğer büyük itiraz ise şu: Trafik kuralları zaten pozitif hukukun, yani devletin koyduğu yasaların bir parçası. Kant'ın aradığı ise, ``hukukun da üstünde, saf pratik akıldan çıkan bir ahlak yasası.`` Yani aslında sen, yasak olduğu için değil, ``**doğru olduğu için**`` kurallara uymalısın. Bu ince çizgi, trafiği bir ahlak laboratuvarına dönüştürür.
Peki sizce, trafikte kurallara uymak, gerçekten de Kant'ın dediği gibi içimizdeki evrensel ahlak yasasına bir saygı duruşu mu, yoksa çoğunlukla cezadan kaçınmanın ve işimize geldiği gibi esnettiğimiz pratik bir zorunluluk mu? ``İçten gelen bir "doğru" olduğu için mi, yoksa sadece "cezası" olduğu için mi fren yapıyoruz?``

Peki nedir bu, şu meşhur "Kategorik Buyruk"? Kant'ın ahlak felsefesinin temel taşı. Kısaca, ``"Öyle bir ilkeye göre hareket et ki, bu ilke aynı zamanda evrensel bir yasa olabilsin."`` der. Yani bir eylemi yapmadan önce kendine şunu sor: "Herkes, her zaman, benim şu an yapmayı düşündüğüm şeyi yapsa, dünya nasıl bir yer olur?" Eğer cevap kaos, çelişki ya da imkansızlık ise, o eylem ahlaken yanlıştır. Bu, "Eğer yakalanmazsam yaparım" (ki buna Kant "Hipotezik Buyruk" diyor) mantığının tam zıttı. İşin özü, sonuçlara değil, eylemin kendisinin evrenselleştirilebilir olup olmadığına bakar.
`
Şimdi gelin bu soğuk görünen felsefi çerçeveyi trafiğe sokalım. Kırmızı ışık örneğinden devam edelim. Kantçı bir sürücü, ıssız bir yolda kırmızıda geçmeyi düşündüğünde şunu sorar: "Herkes, her zaman, ıssız olduğunu düşündüğü kırmızı ışıkta geçse ne olur?"
Cevap açık: Trafik ışıklarının anlamı kalmaz, kavşaklar ölüm tuzaklarına döner, güven diye bir şey kalmaz. Eylem, evrensel bir yasa olamaz çünkü kendi kendini yok eder. Bu yüzden, sırf ceza yememek için değil, ``ilkenin kendisine saygı duyduğu için`` durur. Kant için ahlak, dışarıdaki polis kamerası değil, içerideki vicdan yasasıdır.
`
``"Aklın seni bir yasaya göre hareket etmeye zorladığı yerde, orada özgürlük vardır." - Immanuel Kant`
Peki ya hız limitleri? "Ama herkes yapıyor!" argümanı Kant'ın gözünde hiçbir şey ifade etmez. "Herkes, her zaman, hız limitini ihlal etse" sonucu yine kaostur. O zaman "hız limiti" diye bir kavram anlamsızlaşır. Kant'ın buyruğu, bize sürü psikolojisine kapılmadan, ``**kişisel rahatlığımızı genel geçer bir kuralın üstüne koymamamızı söyler.**`` Bu, trafikte bencillikten çok, karşındakini de bir "amaç" olarak görme esasına dayanır. Senin zaman kazanma isteğin, başka bir sürücünün güvenliğinden daha değerli olamaz.
`
Ancak işler her zaman bu kadar siyah-beyaz değil.
Bir diğer büyük itiraz ise şu: Trafik kuralları zaten pozitif hukukun, yani devletin koyduğu yasaların bir parçası. Kant'ın aradığı ise, ``hukukun da üstünde, saf pratik akıldan çıkan bir ahlak yasası.`` Yani aslında sen, yasak olduğu için değil, ``**doğru olduğu için**`` kurallara uymalısın. Bu ince çizgi, trafiği bir ahlak laboratuvarına dönüştürür.
Peki sizce, trafikte kurallara uymak, gerçekten de Kant'ın dediği gibi içimizdeki evrensel ahlak yasasına bir saygı duruşu mu, yoksa çoğunlukla cezadan kaçınmanın ve işimize geldiği gibi esnettiğimiz pratik bir zorunluluk mu? ``İçten gelen bir "doğru" olduğu için mi, yoksa sadece "cezası" olduğu için mi fren yapıyoruz?``