| ABD ordusunun sivil katliam tarihindeki en karanlık sayfalardan biri 1968 yılında Vietnam’da yaşandı. My Lai Katliamı’nda yüzlerce sivil vahşice öldürüldü. Olayın en dehşet verici yönlerinden biri ise, katliama engel olmaya çalışan 3 ABD askerinin kendi birlikleri tarafından öldürülmesi oldu. Açılan davalarda yalnızca bir asker göstermelik bir ceza aldı ve bu ceza 7 ay sonra hafifletilerek adeta ödüllendirildi. Bu durum, söz konusu suçların nasıl bir cezasızlık kültürü içinde ele alındığının erken bir örneğini oluşturdu. ABD’nin 2003 yılında “kitle imha silahı” iddiasıyla başlattığı Irak işgali, modern tarihin en büyük sivil kıyımlarından birine dönüştü. Batı medyası ve Washington yanlısı kurumlar ölü sayılarını on binlerle sınırlı göstermeye çalışsa da, bağımsız araştırmalar farklı bir tablo ortaya koydu. ORB ve Lancet gibi bağımsız araştırmaların raporları, Irak’ta 1 milyonu aşkın sivilin hayatını kaybettiğini tescil etti. Bu rakam, işgalin boyutlarını ve yol açtığı insani trajediyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Sistemik katliamın sembolik olaylarından biri de 2007 yılında Bağdat’taki Nisur Meydanı’nda yaşandı. Paralı asker şirketi Blackwater’a bağlı personelin sivilleri taraması, bu vahşetin sadece görünen yüzüydü. Failler zaman içinde birer birer aklanırken, isim değiştiren şirketler faaliyetlerine devam etti. Afganistan’da 20 yıl süren işgal, yalnızca doğrudan çatışmalarla değil, yol açtığı açlık ve hastalık gibi dolaylı yollarla da yüz binlerce insanın ölümüne neden oldu. İşgalin insani maliyeti, resmi rakamların çok ötesine geçti. Bu dönemde yaşanan en çarpıcı olaylardan biri, 2015 yılında Kunduz’daki bir hastanenin bombalanmasıydı. Sınır Tanımayan Doktorlar örgütüne ait hastane bir saat boyunca aralıksız bombalandı ve içindeki 42 hasta ve personel hayatını kaybetti. Pentagon’un “cerrahi müdahale” iddialarını yalanlayan bu vahşet için hiçbir askere ceza verilmedi. ABD’nin savaş suçları dosyası, bir mahkeme salonuna hatta bir belgesel karesine bile sığmayacak kadar kabarık ve ağır. Washington yönetimi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) tanımayarak ve kendi faillerini koruyup ödüllendirerek adeta bir “cezasızlık imparatorluğu” inşa etti. Minab’daki ilkokul saldırısı, bu imparatorluğun ne ilk ne de son kurbanını oluşturuyor. Ancak, gerçek rakamlar ve olaylarla yüzleşen dünya kamuoyu için, Amerikan “hata” veya “istisnai durum” anlatılarının inandırıcılığı giderek azalıyor. Sizce uluslararası toplum, bu tür savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar karşısında daha etkili bir hesap sorabilirlik mekanizması geliştirebilir mi? |
|