Şu anı düşün: Sabah alarmın çalıyor, gözlerini açmak istemiyorsun. Tüm bedenin "kal" diye haykırıyor ama sen, o yataktan kalkıp işe, okula gidiyorsun. 

Ya da tam tersi, canın dışarı çıkıp sosyalleşmek istediği halde, kendini evde, yalnız başına oturmaya "zorladığın" anlar... Peki bu eylemler, senin "doğana" aykırı mı? Ve eğer öyleyse, bu aykırı davranış, bir özgürlük mü yoksa kendine yaptığın bir zorbalık mı? İşin içinden çıkılması zor, ama üzerine saatlerce düşündüren bir soru bu.
"Doğa" Dedikleri Nedir?
Önce şu meşhur "doğa" kavramını biraz kurcalayalım.
Antik Yunan’da, özellikle Stoacılar için "doğa" (`physis`), evrensel akıl ve düzenle uyum içinde yaşamak demekti. Seneca veya Epiktetos, korkularımıza, hazlarımıza, öfkemize yenik düşmenin doğamıza aykırı olduğunu, çünkü bizi "akıllı varlıklar" olmaktan çıkardığını söylerdi. Onlara göre, içgüdülerine gem vurup aklınla hareket etmek, aslında *gerçek* doğana dönmekti.
Ancak, Romantikler ve daha sonra Friedrich Nietzsche tam tersini savundu. Onlara göre "doğa", içimizdeki ham, yaratıcı, bazen kaotik olan dürtülerdi. Toplumun dayattığı ahlak kuralları ("sürü ahlakı") bizi bu doğamızdan uzaklaştırıyor, zayıf ve itaatkâr kılıyordu. Nietzsche için, kendi güç istencini (`will to power`) bastırmak, en büyük ihanetti. Bu pencereden bakınca, toplumsal kurallara uymak, kendi doğana aykırı davranmak ve bir zorlamaydı.
Özgürlük mü, İrade Terbiyesi mi?
Peki, bu iki zıt görüşün ortasında nerede duruyoruz? İşte kilit soru: Kendi isteklerinin tersine bir şey yapabilme kapasiten, seni özgür kılan şey mi? Yoksa bu, kendine yabancılaşmanın başlangıcı mı?
Immanuel Kant'a kulak verelim. Onun özgürlük anlayışı, haz peşinde koşan "duyusal ben"i bir kenara itip, evrensel ahlak yasasını koyan "akılsal ben"e uymaktı. Yani, içgüdülerine karşı çıkıp ahlaki ödeve göre hareket etmek, gerçek özgürlüktü. Kant şöyle der:
Fakat, Jean-Paul Sartre gibi Varoluşçular için durum daha farklı. Ona göre insan, "özgürlüğe mahkum"dur. İçimizde sabit bir "doğa" yoktur; biz kendimizi yaptığımız seçimlerle inşa ederiz. Dolayısıyla, "içimden gelmiyor" diyerek bir seçimden kaçmak, aslında özgürlüğünden kaçmaktır. Belki de "kendi doğana aykırı davranmak" diye bir şey yoktur; sadece bir seçim yapıp, onun sorumluluğunu üstlenmekten korktuğumuz anlar vardır.
Peki Ya O "Zorlama" Hissi?
Burada en can alıcı noktaya geliyoruz: O içimizde hissettiğimiz çatışma ve "zorlama" hissi.
Freudyen psikanaliz bize, "id" (ilkel dürtüler), "süperego" (toplumun içselleştirilmiş kuralları) ve "ego"nun (arabulucu) sürekli bir savaş halinde olduğunu söyler. Süperego bazen o kadar güçlü olur ki, en masum isteklerimizi bile "doğamıza aykırı" ve yasak ilan eder. Bu durumda yaptığımız şey, özgür bir seçim mi, yoksa içselleştirilmiş bir baskının sonucu mu?
Günlük hayatta, "kendimi zorladım" dediğimizde genelde iki şeyden biri oluyor: Ya gerçekten istemediğimiz bir şeyi (toksik bir işte çalışmak gibi) dış baskılar yüzünden yapıyoruz (bu açık bir zorlama). Ya da uzun vadeli bir hedefimiz (sağlıklı olmak, bir beceri kazanmak) için kısa vadeli isteklerimizi (tembellik, haz) ertelemeye çalışıyoruz. İkincisi, Stoacıların veya Kant'ın dediği gibi, bir "irade terbiyesi" ve özgürlük olabilir mi?
Sonuç olarak, cevap belki de şu soruda gizli: **Bu aykırı davranışın kaynağı nereden geliyor?** Kendi belirlediğin, seni daha iyi bir versiyonuna taşıyacağına inandığın bir ilkeden mi? Yoksa dışarıdan, farkında bile olmadan içine işlemiş bir beklenti veya korkudan mı?
Sana göre, sabah yataktan kalkmak, diyete girmek veya korkularının üstüne gitmek... Bunlar seni özgürleştiren tercihler mi, yoksa kendine yaptığın bir zulüm mü? Tartışmaya değer.
Önce şu meşhur "doğa" kavramını biraz kurcalayalım.
Ancak, Romantikler ve daha sonra Friedrich Nietzsche tam tersini savundu. Onlara göre "doğa", içimizdeki ham, yaratıcı, bazen kaotik olan dürtülerdi. Toplumun dayattığı ahlak kuralları ("sürü ahlakı") bizi bu doğamızdan uzaklaştırıyor, zayıf ve itaatkâr kılıyordu. Nietzsche için, kendi güç istencini (`will to power`) bastırmak, en büyük ihanetti. Bu pencereden bakınca, toplumsal kurallara uymak, kendi doğana aykırı davranmak ve bir zorlamaydı.
Peki, bu iki zıt görüşün ortasında nerede duruyoruz? İşte kilit soru: Kendi isteklerinin tersine bir şey yapabilme kapasiten, seni özgür kılan şey mi? Yoksa bu, kendine yabancılaşmanın başlangıcı mı?
Immanuel Kant'a kulak verelim. Onun özgürlük anlayışı, haz peşinde koşan "duyusal ben"i bir kenara itip, evrensel ahlak yasasını koyan "akılsal ben"e uymaktı. Yani, içgüdülerine karşı çıkıp ahlaki ödeve göre hareket etmek, gerçek özgürlüktü. Kant şöyle der:
Özgürlük, keyfiliğin değil, özerk iradenin eseridir.
Fakat, Jean-Paul Sartre gibi Varoluşçular için durum daha farklı. Ona göre insan, "özgürlüğe mahkum"dur. İçimizde sabit bir "doğa" yoktur; biz kendimizi yaptığımız seçimlerle inşa ederiz. Dolayısıyla, "içimden gelmiyor" diyerek bir seçimden kaçmak, aslında özgürlüğünden kaçmaktır. Belki de "kendi doğana aykırı davranmak" diye bir şey yoktur; sadece bir seçim yapıp, onun sorumluluğunu üstlenmekten korktuğumuz anlar vardır.
Burada en can alıcı noktaya geliyoruz: O içimizde hissettiğimiz çatışma ve "zorlama" hissi.
Günlük hayatta, "kendimi zorladım" dediğimizde genelde iki şeyden biri oluyor: Ya gerçekten istemediğimiz bir şeyi (toksik bir işte çalışmak gibi) dış baskılar yüzünden yapıyoruz (bu açık bir zorlama). Ya da uzun vadeli bir hedefimiz (sağlıklı olmak, bir beceri kazanmak) için kısa vadeli isteklerimizi (tembellik, haz) ertelemeye çalışıyoruz. İkincisi, Stoacıların veya Kant'ın dediği gibi, bir "irade terbiyesi" ve özgürlük olabilir mi?
Sonuç olarak, cevap belki de şu soruda gizli: **Bu aykırı davranışın kaynağı nereden geliyor?** Kendi belirlediğin, seni daha iyi bir versiyonuna taşıyacağına inandığın bir ilkeden mi? Yoksa dışarıdan, farkında bile olmadan içine işlemiş bir beklenti veya korkudan mı?
Sana göre, sabah yataktan kalkmak, diyete girmek veya korkularının üstüne gitmek... Bunlar seni özgürleştiren tercihler mi, yoksa kendine yaptığın bir zulüm mü? Tartışmaya değer.