Şöyle bir düşünelim...
Yan masada oturan iş arkadaşınız, sizin hakkınızda sürekli dedikodu yapıyor, projelerinize gizlice engel olmaya çalışıyor. Bir gün ofiste fenalaşıp yere yığılıyor. Herkes donup kalırken, siz ilk yardım çantasını kapıp koşuyorsunuz. Onu kurtarıyorsunuz. O akşam eve dönerken içinizde garip bir his: "Ben ne yaptım? Neden o insana yardım ettim?" İyilik yapmışsınız, ama bu eylem sanki içinizi ısıtmak yerine, bir şeyleri kemiriyor. İyiliğin kendisi mi değer kaybetti, yoksa biz mi onu yanlış tartıyoruz?
İyiliğin "Koşulsuz" Doğası: Kant'ın Buyruğu
Felsefe tarihinde bu soruya en keskin cevabı veren isimlerden biri, Immanuel Kant'tır. Kant için iyilik, bir araç değil, kendi başına bir amaçtır. Onun ünlü "Ödev Ahlakı"na göre, bir eylemin ahlaki değeri, onun sonucundan (faydadan) değil, yapılma niyetindeki "iyi irade"den gelir. Yani, siz o kötü insana, onun iyi biri olup olmamasına bakmaksızın, sırf "yardım etmek ödevimdir" diye yardım ederseniz, eyleminiz ahlaki açıdan saf ve değerlidir. Kant şöyle der:
Buradan bakınca, kötü birine yapılan iyilik, iyiliği asla değersizleştirmez. Hatta tam tersine, çıkar gözetmediği için onu daha da "arı" ve değerli kılar. İyiliğin pazar değeri yoktur; alınıp satılmaz, karşılık beklenmez. Beklenti, onu bir ticarete dönüştürür.
"Akıllı" İyilik: Faydacıların Hesabı
Diğer tarafta ise Faydacılık (Utilitarianism) okulu var. Jeremy Bentham[/B> ve John Stuart Mill gibi düşünürlere göre, ahlaki olan eylem, "en fazla sayıda insana en yüksek faydayı/mutluluğu sağlayan" eylemdir.
Burada iyilik, sonuçlarıyla tartılır. Kötü birine yapılan iyilik, eğer o kişiyi daha az kötü yapmıyorsa veya topluma net bir fayda sağlamıyorsa, boşa gitmiş, hatta potansiyel olarak zararlı olabilir. Çünkü o kötü insan, iyiliğinizi görüp pişman olmak yerine, zaafınızı keşfedip daha fazla istismar edebilir.
Faydacı bakış açısına göre, körü körüne yapılan ve kötülüğü besleyen bir "iyilik", aslında dolaylı yoldan bir "kötülük" üretebilir.
Eski Bir Bilgelik: Kömür Mü, Elma Mı?
Konuya Doğu felsefelerinden baktığımızda da benzer bir ikilemle karşılaşırız. Bir Zen hikayesinde, bilgeye sorarlar: "Kötü bir insanla karşılaşırsak ne yapalım?" Bilge cevaplar: "Ona bir elma ver." Soru sahibi şaşırır: "Ama o bana kötülük yaparsa?" Bilge gülümser: "O zaman *sana* bir elma ver."
Buradaki incelik şu: İyiliğin amacı, karşıdakini değiştirmek değil, *senin* nasıl biri olduğunu göstermektir. Stoacılıkta da benzer bir erdem anlayışı vardır. Sen, kontrolün dışındaki (başkasının karakterinin, tepkisinin) değil, yalnızca kendi niyetinin ve eyleminin sorumlususun. Kötü biri senin iyiliğini hak etmese bile, sen iyi olmayı hak edersin.
Peki ya pratikte? İyilik yaparken sınırlarımız olmamalı mı? Sonsuz tolerans, adaletsizliğe ortak olmak değil midir? İşte burası en çetrefilli yer.
Belki de asıl mesele, iyiliğin değerini alıcısının "ahlaki kredi notuna" göre değil, verenin "niyetinin saflığına" ve eylemin "gerçek sonuçlarına" göre aynı anda tartabilmekte yatıyor.
Sizce nedir?
Kötü olarak tanımladığımız birine yaptığımız iyilik, o insanı dönüştürmese bile, bizim "iyi" kalabilme kapasitemizin bir kanıtı mıdır? Yoksa bu, naiflik ve kendimizi sömürtmek midir? **Sizin sınırınız nerede başlıyor?**
Felsefe tarihinde bu soruya en keskin cevabı veren isimlerden biri, Immanuel Kant'tır. Kant için iyilik, bir araç değil, kendi başına bir amaçtır. Onun ünlü "Ödev Ahlakı"na göre, bir eylemin ahlaki değeri, onun sonucundan (faydadan) değil, yapılma niyetindeki "iyi irade"den gelir. Yani, siz o kötü insana, onun iyi biri olup olmamasına bakmaksızın, sırf "yardım etmek ödevimdir" diye yardım ederseniz, eyleminiz ahlaki açıdan saf ve değerlidir. Kant şöyle der:
"İyi irade, iyi olmak için iyidir; sonuçlarına göre değil."
Buradan bakınca, kötü birine yapılan iyilik, iyiliği asla değersizleştirmez. Hatta tam tersine, çıkar gözetmediği için onu daha da "arı" ve değerli kılar. İyiliğin pazar değeri yoktur; alınıp satılmaz, karşılık beklenmez. Beklenti, onu bir ticarete dönüştürür.
Diğer tarafta ise Faydacılık (Utilitarianism) okulu var. Jeremy Bentham[/B> ve John Stuart Mill gibi düşünürlere göre, ahlaki olan eylem, "en fazla sayıda insana en yüksek faydayı/mutluluğu sağlayan" eylemdir.
Faydacı bakış açısına göre, körü körüne yapılan ve kötülüğü besleyen bir "iyilik", aslında dolaylı yoldan bir "kötülük" üretebilir.
Konuya Doğu felsefelerinden baktığımızda da benzer bir ikilemle karşılaşırız. Bir Zen hikayesinde, bilgeye sorarlar: "Kötü bir insanla karşılaşırsak ne yapalım?" Bilge cevaplar: "Ona bir elma ver." Soru sahibi şaşırır: "Ama o bana kötülük yaparsa?" Bilge gülümser: "O zaman *sana* bir elma ver."
Buradaki incelik şu: İyiliğin amacı, karşıdakini değiştirmek değil, *senin* nasıl biri olduğunu göstermektir. Stoacılıkta da benzer bir erdem anlayışı vardır. Sen, kontrolün dışındaki (başkasının karakterinin, tepkisinin) değil, yalnızca kendi niyetinin ve eyleminin sorumlususun. Kötü biri senin iyiliğini hak etmese bile, sen iyi olmayı hak edersin.
Peki ya pratikte? İyilik yaparken sınırlarımız olmamalı mı? Sonsuz tolerans, adaletsizliğe ortak olmak değil midir? İşte burası en çetrefilli yer.
Belki de asıl mesele, iyiliğin değerini alıcısının "ahlaki kredi notuna" göre değil, verenin "niyetinin saflığına" ve eylemin "gerçek sonuçlarına" göre aynı anda tartabilmekte yatıyor.
Sizce nedir?