Şöyle düşünün: Gürültü yapan komşunuzun sesini duyduğunuzda içinizde kabaran o öfkeyi... Ya da asansörde karşılaştığınız ve zoraki bir "Günaydın"laştığınız kişinin varlığının yarattığı o hafif gerilimi...
Peki, bu tür anlar bizi gerçekten bir "cehennem"in içine mi atıyor? Jean-Paul Sartre’ın ünlü oyunu *Gizli Oturum*’daki bu çarpıcı replik, felsefe tarihinin en yanlış anlaşılmaya müshat cümlelerinden biri belki de. Acaba Sartre, sadece sinir bozucu komşulardan mı bahsediyordu? Gelin, bu derin ve sert cümleyi birlikte eşeliyelim.
Önce O Kilit Sahneyi Hatırlayalım
Oyun, öldükten sonra kendilerini sonsuza dek birbirine mahkum üç karakterin (İnez, Estelle ve Garcin) bulunduğu bir odaya atılmış halde bulur. İşkence aletleri yoktur; işkencenin ta kendisi, birbirlerinin varlığıdır. Sartre, burada şunu söyler:
Ama bu, insanların "kötü" olduğu için cehennem olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, **başkalarının bakışının** bize yaptığı şeydir.
Komşunuz sadece gürültü yapmaz; sizi "gürültüden rahatsız olan o hassas kişi"ye dönüştürür. Onun bakışı, sizin özgürlüğünüzü çalar ve sizi sabit bir "nesne," bir "etiket" haline getirir.
Peki Bu, Sosyal Medya ve Apartman Arasında Geçerli mi?
Sartre’ın bahsettiği "başkaları", sadece fiziksel olarak yanımızdakiler değil. Düşünün: Instagram’da paylaştığınız bir fotoğrafa gelecek yorumları, beğenileri düşünürken içinizde hissettiğiniz o tedirginlik... O an, henüz ortada olmayan binlerce "başka"sının bakışının esiri olursunuz.
Komşunuzun sizin hakkınızda ne düşündüğüne dair kurduğunuz senaryolar da aynı mekanizmanın ürünü. Cehennem, başkalarının bizim hakkımızda kurduğu ve bizi hapseden o değişmez yargılar dünyasıdır.
Ama işin bir de diğer tarafı var: **Hiç kimse, başkasının bakışı olmadan "kendisi" olamaz.**
Sartre’ın sevgilisi ve felsefi yol arkadaşı **Simone de Beauvoir**, bu noktayı önemle vurgular. Biz, ancak başkalarının bizi gördüğü ve tanıdığı şekilde bir benlik geliştiririz. Yani cehennem kadar, varoluşumuzun temel bir koşuludur başkaları.
Öyleyse Çıkış Yolu Ne? Sonsuz Bir Mahkumiyet mi?
Sartre için asıl trajedi, bu bakışın tuzağına *kendimizi kaptırmakta* yatar. Kendimizi, başkalarının gördüğü "o huysuz komşu," "o başarısız insan" ya da "o mükemmel ebeveyn" rolüne hapsetmek... Oysa **varoluşçuluk**, tam da bu hapisten kurtulma, kendi özgür seçimlerimizle kendimizi yeniden tanımlama çağrısıdır.
Komşunuzun sizi "şımarık" olarak görmesi, sizin nazik bir diyalog kurma özgürlüğünüzü elinizden alamaz. Zor olan, o bakışın ağırlığı altında ezilmeden, kendi eylemlerinizin sorumluluğunu alarak hareket etmektir.
Belki de Sartre bize, komşularımızdan şikayet etmek yerine, onların bakışının bizi nasıl bir kalıba sokmaya çalıştığını fark etmemizi ve o kalıba direnme cesaretini göstermemizi söylüyor. Cehennem, kaçınılmaz değil, sürekli bir mücadeledir.
Peki sizce, günlük hayatımızdaki bu "başkaları" (komşular, iş arkadaşları, sosyal medya takipçileri) bizi gerçekten özgürlüğümüzden alıkoyan birer cehennem bekçisi mi, yoksa bizi *biz yapan* vazgeçilmez bir ayna mı?
Oyun, öldükten sonra kendilerini sonsuza dek birbirine mahkum üç karakterin (İnez, Estelle ve Garcin) bulunduğu bir odaya atılmış halde bulur. İşkence aletleri yoktur; işkencenin ta kendisi, birbirlerinin varlığıdır. Sartre, burada şunu söyler:
"Cehennem, başkalarıdır."
Ama bu, insanların "kötü" olduğu için cehennem olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, **başkalarının bakışının** bize yaptığı şeydir.
Sartre’ın bahsettiği "başkaları", sadece fiziksel olarak yanımızdakiler değil. Düşünün: Instagram’da paylaştığınız bir fotoğrafa gelecek yorumları, beğenileri düşünürken içinizde hissettiğiniz o tedirginlik... O an, henüz ortada olmayan binlerce "başka"sının bakışının esiri olursunuz.
Ama işin bir de diğer tarafı var: **Hiç kimse, başkasının bakışı olmadan "kendisi" olamaz.**
Sartre için asıl trajedi, bu bakışın tuzağına *kendimizi kaptırmakta* yatar. Kendimizi, başkalarının gördüğü "o huysuz komşu," "o başarısız insan" ya da "o mükemmel ebeveyn" rolüne hapsetmek... Oysa **varoluşçuluk**, tam da bu hapisten kurtulma, kendi özgür seçimlerimizle kendimizi yeniden tanımlama çağrısıdır.
Belki de Sartre bize, komşularımızdan şikayet etmek yerine, onların bakışının bizi nasıl bir kalıba sokmaya çalıştığını fark etmemizi ve o kalıba direnme cesaretini göstermemizi söylüyor. Cehennem, kaçınılmaz değil, sürekli bir mücadeledir.
Peki sizce, günlük hayatımızdaki bu "başkaları" (komşular, iş arkadaşları, sosyal medya takipçileri) bizi gerçekten özgürlüğümüzden alıkoyan birer cehennem bekçisi mi, yoksa bizi *biz yapan* vazgeçilmez bir ayna mı?