İran örneğini değerlendiren Demirtaş, Ali Hamaney’in öldürülmesi durumunda dahi sistemin işlediğini ve yerine yeni bir liderin gelebildiğini belirtti. Demirtaş, İran’da hem siyasi hem de dini liderlik açısından alternatiflerin ortaya çıkabileceğini, hatta Hamaney’in oğlunun da bu tartışmalarda adı geçen isimlerden biri olduğunu ifade etti.
Demirtaş, liderlerin ortadan kaldırılmasının devletin kurumsal yapısını veya sistemin işleyişini doğrudan değiştirmediğini vurguladı. “Liderler öldürülebilir ya da görevden ayrılabilir ancak sistem varlığını sürdürür. Bu nedenle böyle adımlar çoğu zaman mantıklı bir strateji olarak görünmüyor” dedi.
İran’ın dış tehdit algısının tarihsel bir arka planı olduğunu da hatırlatan Demirtaş, 1979 Devrimi’nden bu yana ABD’nin “büyük şeytan”, İsrail’in ise “küçük şeytan” olarak tanımlandığını aktardı. Demirtaş, Körfez ülkeleri’nin de zaman zaman benzer söylemlerle hedef alındığını belirterek, bu tür söylemlerin ve tarihsel travmaların yeni gelişmelerle daha da derinleşebileceğini söyledi.
Uluslararası ilişkilerde devletlerin kalıcı dostları ya da düşmanları değil, çıkarları olduğuna dikkat çeken Demirtaş, liderlerin aynı zamanda birer sembol olduğunu vurguladı. Demirtaş’a göre bu sembollere yönelik saldırılar, ilgili ülkelerde güven bunalımını artırıyor ve uzun vadede yeniden güven tesis edilmesini zorlaştırıyor.
Demirtaş ayrıca, bir yandan arabuluculuk girişimleri sürdürülürken ve savaşın sona ermesi için “onurlu bir çıkış” arayışı devam ederken, bu tür hedefli saldırıların yapılmasının çelişkili bir durum oluşturduğunu ifade etti.
Sizce liderlere yönelik suikast girişimleri, bir ülkenin toplumsal bütünlüğünü gerçekten güçlendirir mi?
Demirtaş, liderlerin ortadan kaldırılmasının devletin kurumsal yapısını veya sistemin işleyişini doğrudan değiştirmediğini vurguladı. “Liderler öldürülebilir ya da görevden ayrılabilir ancak sistem varlığını sürdürür. Bu nedenle böyle adımlar çoğu zaman mantıklı bir strateji olarak görünmüyor” dedi.
İran’ın dış tehdit algısının tarihsel bir arka planı olduğunu da hatırlatan Demirtaş, 1979 Devrimi’nden bu yana ABD’nin “büyük şeytan”, İsrail’in ise “küçük şeytan” olarak tanımlandığını aktardı. Demirtaş, Körfez ülkeleri’nin de zaman zaman benzer söylemlerle hedef alındığını belirterek, bu tür söylemlerin ve tarihsel travmaların yeni gelişmelerle daha da derinleşebileceğini söyledi.
Uluslararası ilişkilerde devletlerin kalıcı dostları ya da düşmanları değil, çıkarları olduğuna dikkat çeken Demirtaş, liderlerin aynı zamanda birer sembol olduğunu vurguladı. Demirtaş’a göre bu sembollere yönelik saldırılar, ilgili ülkelerde güven bunalımını artırıyor ve uzun vadede yeniden güven tesis edilmesini zorlaştırıyor.
Demirtaş ayrıca, bir yandan arabuluculuk girişimleri sürdürülürken ve savaşın sona ermesi için “onurlu bir çıkış” arayışı devam ederken, bu tür hedefli saldırıların yapılmasının çelişkili bir durum oluşturduğunu ifade etti.
Sizce liderlere yönelik suikast girişimleri, bir ülkenin toplumsal bütünlüğünü gerçekten güçlendirir mi?