Şu an, tam şu anda, bu cümleyi okurken geçen şey ne?
Saatin akrebi mi? Yoksa zihninde bu harflerin anlam kazanma süreci mi? "Vakit nakittir" deriz de, vakit denen bu garip şeyi bir bankaya yatıramayız. Geçmiş anılarımızda, gelecek kaygılarımızda yaşarız ama "şimdi" dediğimiz an, tanımlamaya çalıştığımız anda bile elimizden kayıp gider. İşte tam da bu büyük gizemin ortasında, 4. yüzyılda kafasını iki elinin arasına almış, kendi içine dönmüş bir adam var: **Aziz Augustinus**.
"Bilmek" ile "Açıklamak" Arasında Sıkışmak
Augustinus, oturup *İtiraflar*'ını yazarken, Tanrı'yı ve insan ruhunu anlamaya çalışıyordu. Zaman kavramı da bu yolculuğun en dik yokuşuydu. O meşhur sözü, hepimizin hissettiği o tuhaflığı özetler:
Zaman, Nesnelerin Değil, Zihnin Bir Ölçüsüdür
Ondan önceki birçok düşünür (Aristoteles gibi) zamanı, hareketin bir ölçüsü olarak görüyordu. Gökyüzündeki cisimlerin dönüşü, kum saatindeki kumun akışı... Augustinus ise bambaşka bir kapı açtı. Ona göre geçmiş, şimdi ve gelecek nesnel olarak var olan şeyler değildi. Geçmiş **artık yoktu**, gelecek **henüz yoktu**, şimdi ise **genişliği olmayan bir an**dı. Peki bu üçlüyü nasıl bu kadar keskin bir şekilde deneyimliyorduk?
Cevabı şuydu: Zaman, ancak zihnimizde (*animus*), bilincimizde var olabilirdi. Onun ünlü üçlü tanımı şöyleydi:
* **Geçmiş**: Zihindeki *anı*.
* **Şimdi**: Dış dünyaya dair *dikkat*.
* **Gelecek**: Zihindeki *beklenti*.
Yani, geçmiş diye bir şey yoktur, sadece onun *şu anda* zihnimizdeki temsili, yani **anı** vardır. Gelecek diye bir şey yoktur, sadece onun *şu anda* zihnimizdeki temsili, yani **beklenti** vardır. "Şimdi" ise, geçmişten geleceğe akan dikkatimizin kesiştiği noktadır. Zamanı ölçtüğümüz şey, dışarıdaki hareket değil, bu zihinsel imgelerin (anı-beklenti) zihnimizdeki uzunluğu ve gerilimidir. Bir şiiri okurken ilk dizeden son dizeye geçişimiz, aslında zihnimizdeki beklentilerin anılara dönüşme sürecidir.
Augustinus, böylece zamanın fiziksel bir olgudan çok, psikolojik ve öznel bir deneyim olduğunu ilan ederek, felsefede ve sonrasında modern psikolojide çığır açan bir düşünceye imza attı.
Sonsuzluk ile Zamanın Çarpışması
Peki Augustinus neden bu kadar uğraştı bu işle? Onun asıl derdi, felsefi bir bulmaca çözmekten daha derindi. **Tanrı** kavramıyla zaman kavramını uzlaştırmaya çalışıyordu. Geleneksel anlayışa göre Tanrı zamansal değil, ezeli-ebedi (sonsuz) idi. Sonsuzluk, Augustinus için, geçmiş, şimdi ve geleceğin hepsinin aynı anda, tek ve bütün bir "şimdi" olarak var olduğu bir haldi. Tanrı, bu sonsuz "şimdi"nin içinde duruyordu. İnsan ise parçalanmış, dağılmış, geçmişin yükü ve geleceğin kaygısı arasında sürüklenen zamansal bir varlıktı.
Bu, onun felsefesinde trajik ve aynı zamanda umut dolu bir gerilim yaratıyordu. İnsan, zamanın akışında kaybolmuş, günahkâr bir varlıktı. Kurtuluşu ise, bu dağınık zihnini toparlayıp, Tanrı'nın ezeli "şimdi"sine yönelmekte, yani **içe dönüşte** bulabilirdi.
Peki ya size göre? Zaman, Augustinus'un dediği gibi sadece zihnimizin bir yansıması mı? Yoksa ondan bağımsız, tik taklarını sürdüren nesnel bir gerçeklik mi? Eğer sadece zihnimizdeyse, neden hepimiz aynı "akışa" kapılmış gibi hissediyoruz?
Augustinus'un bize bıraktığı en büyük miras, belki de bu soruyu sormaya devam etmemiz. Sizce, zamanın içinde sürüklenen bir varlık olarak, onun esaretinden kurtulup "an"da yaşamak mümkün mü?
---
Augustinus, oturup *İtiraflar*'ını yazarken, Tanrı'yı ve insan ruhunu anlamaya çalışıyordu. Zaman kavramı da bu yolculuğun en dik yokuşuydu. O meşhur sözü, hepimizin hissettiği o tuhaflığı özetler:
Bu, felsefe tarihinin en samimi ve en insani itiraflarından biridir. Hepimiz zamanın *içinde* yaşarız, onunla yarışırız, onun için endişeleniriz. Onu "biliyoruz" gibidir. Ama iş onu tanımlamaya, onun ne *olduğuna* dair tutarlı bir şey söylemeye gelince dilimiz tutulur. Augustinus, işte bu sıkışmışlığın tam göbeğinden, devrim niteliğinde bir fikirle çıkmayı başardı."Peki öyleyse zaman nedir? Hiç kimse bana sormazsa biliyorum; birine açıklamak istediğimde ise bilmiyorum."
Ondan önceki birçok düşünür (Aristoteles gibi) zamanı, hareketin bir ölçüsü olarak görüyordu. Gökyüzündeki cisimlerin dönüşü, kum saatindeki kumun akışı... Augustinus ise bambaşka bir kapı açtı. Ona göre geçmiş, şimdi ve gelecek nesnel olarak var olan şeyler değildi. Geçmiş **artık yoktu**, gelecek **henüz yoktu**, şimdi ise **genişliği olmayan bir an**dı. Peki bu üçlüyü nasıl bu kadar keskin bir şekilde deneyimliyorduk?
Cevabı şuydu: Zaman, ancak zihnimizde (*animus*), bilincimizde var olabilirdi. Onun ünlü üçlü tanımı şöyleydi:
* **Geçmiş**: Zihindeki *anı*.
* **Şimdi**: Dış dünyaya dair *dikkat*.
* **Gelecek**: Zihindeki *beklenti*.
Yani, geçmiş diye bir şey yoktur, sadece onun *şu anda* zihnimizdeki temsili, yani **anı** vardır. Gelecek diye bir şey yoktur, sadece onun *şu anda* zihnimizdeki temsili, yani **beklenti** vardır. "Şimdi" ise, geçmişten geleceğe akan dikkatimizin kesiştiği noktadır. Zamanı ölçtüğümüz şey, dışarıdaki hareket değil, bu zihinsel imgelerin (anı-beklenti) zihnimizdeki uzunluğu ve gerilimidir. Bir şiiri okurken ilk dizeden son dizeye geçişimiz, aslında zihnimizdeki beklentilerin anılara dönüşme sürecidir.
Augustinus, böylece zamanın fiziksel bir olgudan çok, psikolojik ve öznel bir deneyim olduğunu ilan ederek, felsefede ve sonrasında modern psikolojide çığır açan bir düşünceye imza attı.
Peki Augustinus neden bu kadar uğraştı bu işle? Onun asıl derdi, felsefi bir bulmaca çözmekten daha derindi. **Tanrı** kavramıyla zaman kavramını uzlaştırmaya çalışıyordu. Geleneksel anlayışa göre Tanrı zamansal değil, ezeli-ebedi (sonsuz) idi. Sonsuzluk, Augustinus için, geçmiş, şimdi ve geleceğin hepsinin aynı anda, tek ve bütün bir "şimdi" olarak var olduğu bir haldi. Tanrı, bu sonsuz "şimdi"nin içinde duruyordu. İnsan ise parçalanmış, dağılmış, geçmişin yükü ve geleceğin kaygısı arasında sürüklenen zamansal bir varlıktı.
Bu, onun felsefesinde trajik ve aynı zamanda umut dolu bir gerilim yaratıyordu. İnsan, zamanın akışında kaybolmuş, günahkâr bir varlıktı. Kurtuluşu ise, bu dağınık zihnini toparlayıp, Tanrı'nın ezeli "şimdi"sine yönelmekte, yani **içe dönüşte** bulabilirdi.
Peki ya size göre? Zaman, Augustinus'un dediği gibi sadece zihnimizin bir yansıması mı? Yoksa ondan bağımsız, tik taklarını sürdüren nesnel bir gerçeklik mi? Eğer sadece zihnimizdeyse, neden hepimiz aynı "akışa" kapılmış gibi hissediyoruz?
Augustinus'un bize bıraktığı en büyük miras, belki de bu soruyu sormaya devam etmemiz. Sizce, zamanın içinde sürüklenen bir varlık olarak, onun esaretinden kurtulup "an"da yaşamak mümkün mü?
---