Kahvemizi yudumlarken şöyle bir düşünelim: Hayatın anlamı üzerine kafa yoran, `Sartre` veya `Camus` gibi isimlerle özdeşleşen varoluşçuluk neden zihnimizde hemen karanlık, yağmurlu Paris sokakları, umutsuzluk ve bir türlü kalkılamayan yataklar çağrıştırıyor? 
Sanki bu felsefe, hayata dair neşeli hiçbir şey söylemiyormuş gibi. Peki gerçekten öyle mi? Yoksa biz, onun en çarpıcı yanını kaçırıp, sadece yüzeydeki kasveti mi görüyoruz?
`
Kaygı, Özgürlük ve Sorumluluk Yükü`
İşin köküne inelim. Varoluşçuluğun temel sloganı nedir? “Varoluş özden önce gelir.” Bu ne demek? Sen, dünyaya atılıyorsun ve önceden çizilmiş bir kaderin, hazır bir “insan olma kılavuzun” yok. `Sartre`’ın dediği gibi, “İnsan, kendini nasıl yaparsa öyledir.” Bu, muazzam bir özgürlük vaadi gibi duruyor, değil mi? Ama aynı zamanda dayanılmaz bir sorumluluk. Çünkü yaptığın her seçim, sadece seni değil, “tüm insanlık adına” yaptığın bir seçim halini alıyor. Bu yük, doğal olarak `kaygı (angoisse)` ve `bulantı` yaratıyor. Camus, `Sisifos Söyleni`’nde boş ve saçma bulduğumuz hayata anlamı kendimizin yaratmak zorunda olduğumuzu söylerken, bu mücadeleyi kahramanca bir isyan olarak da sunar aslında. Ama biz genelde taşı tepeye çıkarmanın absürt yorgunluğuna takılıp kalıyoruz.
`
`
Umutsuzluğun Ötesinde: Otantik Yaşam`
Peki ya bu kasvetli görünen yolculuğun sonunda ne var? Varoluşçular için asıl trajedi, bu kaygıdan kaçıp `“kötü niyet”` içinde yaşamaktır. Yani özgürlüğümüzü ve sorumluluğumuzu reddedip, toplumun, dinin veya geleneğin bize biçtiği rollere sığınmak. `Kierkegaard` için bu, “sürü” olmaktır. İşte varoluşçuluğun asıl amacı, bizi bu uykudan uyandırmak, ne kadar rahatsız edici olursa olsun. ``Bu uyanış, ilk anda bir boşluğa düşmek gibi hissedilse de, aslında otantik (özgün) bir hayatı inşa etmek için gerekli ilk ve en cesur adımdır.``
Bu, bir tür doğum sancısıdır. Kasvet, doğumhanenin loş ışığı gibidir; içinde yepyeni bir başlangıcın potansiyelini barındırır.
`
Işığı Görmek İçin Karanlığı Kabul Etmek`
Belki de mesele şu: Varoluşçuluk, hayatın pembe dizilerdeki gibi sürekli mutlu sonlardan ibaret olmadığını dürüstçe kabul ediyor. Ölüm, yalnızlık, anlamsızlık gibi temel insani durumlarla yüzleşmeyi öneriyor. Bu yüzleşme, yüzeysel bir iyimserlikten çok daha derin ve güçlü bir `“trajik iyimserlik”` sunabilir. `Nietzsche`’nin “Baktığımız uçurum da bize bakar” uyarısı gibi. Uçuruma bakmaktan korkarsan, onun yanındaki sağlam zemini ve manzarayı da göremezsin. Varoluşçuluk, bize önce uçurumu gösteriyor ki, orada durmayı öğrenip, kendi değerlerimizi oluşturalım.
Peki sizce, varoluşçuluğun bu “kasvetli” ünü, onun en güçlü mesajını gölgeliyor mu? Yoksa tam tersine, hayatın hafif ve anlamsız şeylerle doldurulmuş yüzeyselliğine karşı tam da gereken sert, dürüst ve bu yüzden de özgürleştirici tokadı mı atıyor?
`
Sorum:` Siz, hayatın anlamı ve özgürlük arayışınızda, bu “kasvet” olarak görülen yüzleşmeler size daha çok güç mü verdi, yoksa yordu mu? Otantik olmak, sizin için ne ifade ediyor?
`
İşin köküne inelim. Varoluşçuluğun temel sloganı nedir? “Varoluş özden önce gelir.” Bu ne demek? Sen, dünyaya atılıyorsun ve önceden çizilmiş bir kaderin, hazır bir “insan olma kılavuzun” yok. `Sartre`’ın dediği gibi, “İnsan, kendini nasıl yaparsa öyledir.” Bu, muazzam bir özgürlük vaadi gibi duruyor, değil mi? Ama aynı zamanda dayanılmaz bir sorumluluk. Çünkü yaptığın her seçim, sadece seni değil, “tüm insanlık adına” yaptığın bir seçim halini alıyor. Bu yük, doğal olarak `kaygı (angoisse)` ve `bulantı` yaratıyor. Camus, `Sisifos Söyleni`’nde boş ve saçma bulduğumuz hayata anlamı kendimizin yaratmak zorunda olduğumuzu söylerken, bu mücadeleyi kahramanca bir isyan olarak da sunar aslında. Ama biz genelde taşı tepeye çıkarmanın absürt yorgunluğuna takılıp kalıyoruz.
`
`“İnsan, kendi geleceğini kurmak için mahkum edilmiştir.” - Jean-Paul Sartre
`
Peki ya bu kasvetli görünen yolculuğun sonunda ne var? Varoluşçular için asıl trajedi, bu kaygıdan kaçıp `“kötü niyet”` içinde yaşamaktır. Yani özgürlüğümüzü ve sorumluluğumuzu reddedip, toplumun, dinin veya geleneğin bize biçtiği rollere sığınmak. `Kierkegaard` için bu, “sürü” olmaktır. İşte varoluşçuluğun asıl amacı, bizi bu uykudan uyandırmak, ne kadar rahatsız edici olursa olsun. ``Bu uyanış, ilk anda bir boşluğa düşmek gibi hissedilse de, aslında otantik (özgün) bir hayatı inşa etmek için gerekli ilk ve en cesur adımdır.``
`
Belki de mesele şu: Varoluşçuluk, hayatın pembe dizilerdeki gibi sürekli mutlu sonlardan ibaret olmadığını dürüstçe kabul ediyor. Ölüm, yalnızlık, anlamsızlık gibi temel insani durumlarla yüzleşmeyi öneriyor. Bu yüzleşme, yüzeysel bir iyimserlikten çok daha derin ve güçlü bir `“trajik iyimserlik”` sunabilir. `Nietzsche`’nin “Baktığımız uçurum da bize bakar” uyarısı gibi. Uçuruma bakmaktan korkarsan, onun yanındaki sağlam zemini ve manzarayı da göremezsin. Varoluşçuluk, bize önce uçurumu gösteriyor ki, orada durmayı öğrenip, kendi değerlerimizi oluşturalım.
Peki sizce, varoluşçuluğun bu “kasvetli” ünü, onun en güçlü mesajını gölgeliyor mu? Yoksa tam tersine, hayatın hafif ve anlamsız şeylerle doldurulmuş yüzeyselliğine karşı tam da gereken sert, dürüst ve bu yüzden de özgürleştirici tokadı mı atıyor?
`