Şu anı düşün: Hayatında bir karar vermen gerekti. Belki bir ilişkiyi bitirip bitirmemek, belki kariyerinde radikal bir değişiklik yapmak... İçinde bir ses, belki de toplumun, ailenin beklentileri, sana ne yapman "gerektiğini" fısıldıyor. Ama derinlerde, bir başka ses, daha cılız belki, "Peki ya sen? Sen ne istiyorsun?" diye soruyor. İşte tam o anda, farkında olmadan, `
Varoluşun Sancılı Merkezinde` buluyorsun kendini.
Varoluşçuluk, bize ilk ve en sert darbeyi vururken çıkagelir: "Varoluş özden önce gelir." Yani, sen doğuştan "iyi bir eş" ya da "başarılı bir avukat" olarak gelmedin bu dünyaya. Önce var oldun, sonra, yaptığın her seçimle, kendini *inşa ettin*. Bu, muazzam bir özgürlük ve aynı zamanda dayanılmaz bir sorumluluktur. `Sartre`'ın dediği gibi, "İnsan, kendini nasıl yaparsa öyledir." Bu fikir, bizi kaçınılmaz olarak kendi öznel deneyimimize, kendi "ben"imize odaklanmaya iter. Peki bu odak, bizi narsist, bencil varlıklara dönüştürür mü? Kendi anlamımızı kendimiz yaratırken, başkalarını sadece bu anlamın bir aracı, bir figüranı mı görürüz?
Burada işler ilginçleşiyor. Çünkü varoluşçuluğun babaları, bu tehlikenin farkındaydı. `Kierkegaard`, "kendini sevmek" ile "kendine hayran olmak" arasında keskin bir ayrım yapar. Kendini sevmek, Tanrı karşısındaki konumunu bilmek ve otantik olmaktır. Benmerkezcilik ise bir yanılsamadır. `Nietzsche` ise "güç istenci"nden bahsederken, bunun sadece başkalarını ezmek değil, kendi potansiyelini aşmak olduğunu söyler. Peki ya başkaları?
`
Cehennem Başkalarıdır mı? Yoksa Kurtuluş mu?`
Sartre'ın "Cehennem başkalarıdır" sözü, genelde yanlış anlaşılır. Bu, başkalarının doğası gereği kötü olduğu anlamına gelmez. Şu anlama gelir: Ben kendimi nasıl görüyorsum, başkalarının beni öyle görmesini isterim. Ama başkası beni kendi öznel penceresinden, belki tamamen farklı bir şekilde görür ve yargılar. İşte bu "bakış", beni nesneleştirir, özgürlüğümü kısıtlar. Bu yüzden rahatsız edicidir. Ancak, tam da bu noktada Sartre bir kapı aralar:
Yani, ``ben "ben" olabilmek için bir "başkasına" ihtiyaç duyarım.`` Beni tanımlayan, sınırlarımı çizen, hatta seçimlerimi anlamlı kılan, o "başka"nın varlığıdır. `Martin Buber`'in "Sen" ve "O" ilişkisi ayrımı burada devreye girer. Sen'i bir araç olarak görmek ("O" ilişkisi) benmerkezciliğe götürür. Ama karşımdakini tüm varlığıyla, öznelliğiyle kabul ettiğim ("Sen" ilişkisi) diyalog, otantik bir ilişkinin kapısını açar. `Simone de Beauvoir` ise bu fikri etik bir zemine taşır: Özgürlüğüm, ancak *başkalarının özgürlüğünü de* amaç edindiğimde tam anlamına kavuşur.
Peki, bu ikilemin pratikte karşılığı ne? Kendi yolunu çizmeye çalışan bir insan, ailesini hayal kırıklığına uğratmaktan nasıl kaçınır? Kendi anlamını ararken, yanındakinin anlamına saygısızlık etmemek mümkün müdür?
`
Otantik Olmak mı, Yalnız Kalmak mı?`
Belki de varoluşçuluğun bize söylediği şudur: Benmerkezcilik, otantik olma çabasının *tembel* bir versiyonudur. Kendini inşa etme sorumluluğundan kaçıp, "Her şey benim hakkımda ve benim isteklerim için" diyerek sığ sulara yelken açmaktır. Oysa gerçek otantiklik, ``kendi özgürlüğünün ağırlığını taşırken, başka bir özgürlüğün alanına saygı duymayı da içeren, çetrefilli bir dans``dır. Başkalarının varlığı ikincil değil, aksine, kendi varoluşsal projemizin en önemli, en zorlu ve en anlamlı *muhataplarıdır*.
Sana soruyorum: Kendi "özgün sen"i yaratma uğraşında, başkalarının beklentilerini, duygularını veya varlığını bir engel olarak mı görüyorsun, yoksa bu yolculuğu anlamlı kılan asıl *yoldaşlar* olarak mı?
Varoluşçuluk, bize ilk ve en sert darbeyi vururken çıkagelir: "Varoluş özden önce gelir." Yani, sen doğuştan "iyi bir eş" ya da "başarılı bir avukat" olarak gelmedin bu dünyaya. Önce var oldun, sonra, yaptığın her seçimle, kendini *inşa ettin*. Bu, muazzam bir özgürlük ve aynı zamanda dayanılmaz bir sorumluluktur. `Sartre`'ın dediği gibi, "İnsan, kendini nasıl yaparsa öyledir." Bu fikir, bizi kaçınılmaz olarak kendi öznel deneyimimize, kendi "ben"imize odaklanmaya iter. Peki bu odak, bizi narsist, bencil varlıklara dönüştürür mü? Kendi anlamımızı kendimiz yaratırken, başkalarını sadece bu anlamın bir aracı, bir figüranı mı görürüz?
Burada işler ilginçleşiyor. Çünkü varoluşçuluğun babaları, bu tehlikenin farkındaydı. `Kierkegaard`, "kendini sevmek" ile "kendine hayran olmak" arasında keskin bir ayrım yapar. Kendini sevmek, Tanrı karşısındaki konumunu bilmek ve otantik olmaktır. Benmerkezcilik ise bir yanılsamadır. `Nietzsche` ise "güç istenci"nden bahsederken, bunun sadece başkalarını ezmek değil, kendi potansiyelini aşmak olduğunu söyler. Peki ya başkaları?
`
Sartre'ın "Cehennem başkalarıdır" sözü, genelde yanlış anlaşılır. Bu, başkalarının doğası gereği kötü olduğu anlamına gelmez. Şu anlama gelir: Ben kendimi nasıl görüyorsum, başkalarının beni öyle görmesini isterim. Ama başkası beni kendi öznel penceresinden, belki tamamen farklı bir şekilde görür ve yargılar. İşte bu "bakış", beni nesneleştirir, özgürlüğümü kısıtlar. Bu yüzden rahatsız edicidir. Ancak, tam da bu noktada Sartre bir kapı aralar:
Başkası, benim varoluşum için, tıpkı benim kendi bilincim kadar gereklidir.
Yani, ``ben "ben" olabilmek için bir "başkasına" ihtiyaç duyarım.`` Beni tanımlayan, sınırlarımı çizen, hatta seçimlerimi anlamlı kılan, o "başka"nın varlığıdır. `Martin Buber`'in "Sen" ve "O" ilişkisi ayrımı burada devreye girer. Sen'i bir araç olarak görmek ("O" ilişkisi) benmerkezciliğe götürür. Ama karşımdakini tüm varlığıyla, öznelliğiyle kabul ettiğim ("Sen" ilişkisi) diyalog, otantik bir ilişkinin kapısını açar. `Simone de Beauvoir` ise bu fikri etik bir zemine taşır: Özgürlüğüm, ancak *başkalarının özgürlüğünü de* amaç edindiğimde tam anlamına kavuşur.
Peki, bu ikilemin pratikte karşılığı ne? Kendi yolunu çizmeye çalışan bir insan, ailesini hayal kırıklığına uğratmaktan nasıl kaçınır? Kendi anlamını ararken, yanındakinin anlamına saygısızlık etmemek mümkün müdür?
`
Belki de varoluşçuluğun bize söylediği şudur: Benmerkezcilik, otantik olma çabasının *tembel* bir versiyonudur. Kendini inşa etme sorumluluğundan kaçıp, "Her şey benim hakkımda ve benim isteklerim için" diyerek sığ sulara yelken açmaktır. Oysa gerçek otantiklik, ``kendi özgürlüğünün ağırlığını taşırken, başka bir özgürlüğün alanına saygı duymayı da içeren, çetrefilli bir dans``dır. Başkalarının varlığı ikincil değil, aksine, kendi varoluşsal projemizin en önemli, en zorlu ve en anlamlı *muhataplarıdır*.
Sana soruyorum: Kendi "özgün sen"i yaratma uğraşında, başkalarının beklentilerini, duygularını veya varlığını bir engel olarak mı görüyorsun, yoksa bu yolculuğu anlamlı kılan asıl *yoldaşlar* olarak mı?