Şu an telefonunu eline aldın, belki de bu yazıyı okurken. Bir bildirim sesi duydun mu? Hemen bakma isteği. Sosyal medyayı tazele, yeni bir video izle, alışveriş sitelerinde "indirim"leri kontrol et, yeni bir diziye başla, bir kahve söyle, bir şeyler ye... Durmak bilmeyen bir döngü. Peki hiç durup da şunu sordun mu: ``Bu kadar tüketim, içimizdeki o tarifsiz boşluğa atılmış bir avuç kum gibi mi?`` Her yeni aldığımız şey, izlediğimiz içerik, bizi sadece anlık olarak oyalamıyor mu? 
Biraz düşünelim. Modern hayat bize inanılmaz seçenekler ve kolaylıklar sundu. Ama bir yandan da ``"anlam"`` dediğimiz şeyi geleneksel yapıların (din, sıkı topluluk bağları, net hayat amaçları) elinden aldı. İşte burada, ``varoluşsal boşluk`` denen o garip his devreye giriyor. Fransız varoluşçu ``Jean-Paul Sartre`` der ki: İnsan özgürlüğe mahkumdur. Bu kulağa hoş geliyor ama aynı zamanda korkutucu. Çünkü anlamı biz yaratmak zorundayız ve bu, muazzam bir sorumluluk ve kaygı kaynağı.
`
Tüketim: Modern Çağın Afyonu mu?`
Peki bu kaygıyla nasıl baş ediyoruz? Belki de ``Karl Marx``'ın din için söylediği ünlü sözü bugün için güncelleyebiliriz: `
`
"Olma"nın Yerini "Sahip Olma" mı Aldı?`
Alman filozof ``Martin Heidegger``, modern insanın dünyayla ilişkisini ``"hazır-ellerde-olan" (vorhanden)`` ve ``"kullanıma-hazır-olan" (zuhanden)`` kavramlarıyla açıklar. Basitleştirirsek: Bir dağa baktığında onun görkemi ve varlığıyla (``olma`` ile) değil de, orada kaç Instagram fotoğrafı çekebileceğin (``sahip olma/ kullanma`` ile) ilgilenirsen, dünyayı tüketime açık bir nesneler yığınına dönüştürürsün. Erich Fromm da ``"Sahip Olmak ya da Olmak"`` kitabında bu ikilemi harika işler. Sürekli tüketen insan, ``"olan"`` değil, ``"sahip olan"`` bir varlığa dönüşür. Peki biz, ``bir şeyler satın alarak aslında kendimizi mi satın almaya çalışıyoruz?``


`
Diğer Uç: Stoacılık ve Minimalizm`
Tabii ki herkes böyle hissetmiyor veya bu döngüye karşı çıkan sesler de var. Antik ``Stoacı`` filozoflar, özellikle ``Epiktetos``, bize şunu hatırlatır: Mutluluk, kontrol edebileceğimiz şeylere (düşüncelerimiz, tutumlarımız) odaklanmakta, kontrol edemediklerimizde (mal mülk, dış dünya) değil. Modern ``minimalizm`` akımı da bu fikrin yansıması gibi. Daha az eşya, daha az gürültü, daha az tüketimle aslında ``varoluşsal boşluğu`` doldurmak yerine, ``onunla yüzleşmek ve anlamı dışarıda değil, içeride aramak`` teklifini sunuyor. Bu, tüketimi tamamen reddetmek değil, bilinçli bir tercih haline getirmek.
Peki sen ne düşünüyorsun? Bu sürekli akan nehrin içinde, biz gerçekten susuzluğumuzu gidermeye mi çalışıyoruz, yoksa sadece akıntıya kapılıp gidiyor muyuz? ``Sahip olduklarımız, olduğumuz kişinin önüne geçtiğinde, geriye ne kalıyor?``
Biraz düşünelim. Modern hayat bize inanılmaz seçenekler ve kolaylıklar sundu. Ama bir yandan da ``"anlam"`` dediğimiz şeyi geleneksel yapıların (din, sıkı topluluk bağları, net hayat amaçları) elinden aldı. İşte burada, ``varoluşsal boşluk`` denen o garip his devreye giriyor. Fransız varoluşçu ``Jean-Paul Sartre`` der ki: İnsan özgürlüğe mahkumdur. Bu kulağa hoş geliyor ama aynı zamanda korkutucu. Çünkü anlamı biz yaratmak zorundayız ve bu, muazzam bir sorumluluk ve kaygı kaynağı.
`
Peki bu kaygıyla nasıl baş ediyoruz? Belki de ``Karl Marx``'ın din için söylediği ünlü sözü bugün için güncelleyebiliriz: `
` Din, acıyı dindirmek için bir yanılsama sunuyordu. Bugünün "afyonu" ise sürekli tüketim. Yeni bir telefon aldığımızda, yeni kıyafetler giydiğimizde, sürekli yeni içerikler tükettiğimizde, kendimizi bir an için "tamamlanmış" hissediyoruz. O boşluk, o anlık dopamin patlamasıyla dolu gibi görünüyor. Ama etkisi, bir fincan kahve kadar kısa süreli.`Tüketim, halkın afyonudur.`
`
Alman filozof ``Martin Heidegger``, modern insanın dünyayla ilişkisini ``"hazır-ellerde-olan" (vorhanden)`` ve ``"kullanıma-hazır-olan" (zuhanden)`` kavramlarıyla açıklar. Basitleştirirsek: Bir dağa baktığında onun görkemi ve varlığıyla (``olma`` ile) değil de, orada kaç Instagram fotoğrafı çekebileceğin (``sahip olma/ kullanma`` ile) ilgilenirsen, dünyayı tüketime açık bir nesneler yığınına dönüştürürsün. Erich Fromm da ``"Sahip Olmak ya da Olmak"`` kitabında bu ikilemi harika işler. Sürekli tüketen insan, ``"olan"`` değil, ``"sahip olan"`` bir varlığa dönüşür. Peki biz, ``bir şeyler satın alarak aslında kendimizi mi satın almaya çalışıyoruz?``
`
Tabii ki herkes böyle hissetmiyor veya bu döngüye karşı çıkan sesler de var. Antik ``Stoacı`` filozoflar, özellikle ``Epiktetos``, bize şunu hatırlatır: Mutluluk, kontrol edebileceğimiz şeylere (düşüncelerimiz, tutumlarımız) odaklanmakta, kontrol edemediklerimizde (mal mülk, dış dünya) değil. Modern ``minimalizm`` akımı da bu fikrin yansıması gibi. Daha az eşya, daha az gürültü, daha az tüketimle aslında ``varoluşsal boşluğu`` doldurmak yerine, ``onunla yüzleşmek ve anlamı dışarıda değil, içeride aramak`` teklifini sunuyor. Bu, tüketimi tamamen reddetmek değil, bilinçli bir tercih haline getirmek.
Peki sen ne düşünüyorsun? Bu sürekli akan nehrin içinde, biz gerçekten susuzluğumuzu gidermeye mi çalışıyoruz, yoksa sadece akıntıya kapılıp gidiyor muyuz? ``Sahip olduklarımız, olduğumuz kişinin önüne geçtiğinde, geriye ne kalıyor?``