O, sinema tarihinin en unutulmaz yüzlerinden biriydi; Scarlett O'Hara'nın o kedi gözleri ve keskin iradesiyle beyazperdeyi sonsuza dek değiştiren kadın. Ancak Vivien Leigh'in öyküsü, Oscar heykelciklerinin soğuk parıltısından ve set ışıklarının yapay aydınlığından çok daha derin, çok daha karmaşık ve trajik bir yolculuktu. Parlak gülümsemesinin ardında, bipolar bozuklukla amansız bir mücadele veren, aşkı uğruna her şeyi göze alan ve sanatına adanmış kırılgan bir ruh yaşıyordu. Bu biyografi, sadece bir film yıldızının başarılarının kronolojisi değil, ateş ve buz arasında gidip gelen bir dehanın portresidir. Sahnedeki ve setteki mutlak hakimiyeti ile özel hayatında savrulduğu duygusal fırtınalar arasındaki uçurumu keşfedeceğiz. Işığın ve gölgenin, zaferin ve ıstırabın, ölümsüz güzelliğin ve acımasız bir hastalığın aynı bedende nasıl bir arada var olduğuna tanıklık edeceğiz. |
|
- Doğum: 5 Kasım 1913, Darjeeling, Hindistan
- Ölüm: 8 Temmuz 1967, Londra, İngiltere
- Meslek: Sahne ve Sinema Oyuncusu
- En Büyük Başarıları: "Rüzgâr Gibi Geçti" (1939) ve "Arzu Tramvayı" (1951) ile iki Akademi Ödülü (En İyi Kadın Oyuncu)
- Sanatsal Kimlik: Klasik tiyatro ile Hollywood yıldız sistemini birleştiren nadir sanatçılardan.
- Kişisel Mücadele: Yaşamı boyunca bipolar bozukluk (manik depresyon) ile savaştı.
Vivien Leigh, asıl adıyla Vivian Mary Hartley, İngiliz sömürge Hindistanı'nda, uçsuz bucaksız çay plantasyonlarının ortasında dünyaya geldi. Bu egzotik ve renkli çocukluk, ona doğuştan gelen bir teatrallik ve dramatik bir varoluş hissi aşıladı. Ancak ruhu, annesinin ona sık sık okuduğu peri masallarından ve Shakespeare'den çok daha derinlerde, henüz keşfedilmemiş bir huzursuzlukla doluydu. Henüz altı yaşındayken, ailesi tarafından İngiltere'ye, Katolik yatılı okula gönderilmesi, ilk kopuş ve yalnızlık duygusunu getirdi. Burada, gelecekteki hayatını belirleyecek iki tutkuyu keşfetti: oyunculuk ve, ilk eşi avukat Leigh Holman'dan olan kızı Suzanne'ı doğurduğunda tanışacağı, annelik.
Ancak Vivien için sıradan bir evlilik ve toplumsal beklentilerin içine hapsolmak düşünülemezdi. Sahne onun gerçek evi, oyunculuk ise nefesiydi. Kariyerine atıldığı ilk yıllarda, "Vivien Leigh" sahne adını benimsedi ve Londra'nun tiyatro sahnelerinde kendine küçük ama dikkat çekici roller buldu. Fakat onun kaderi, 1935 yılında bir akşam, West End'de *Kraliçe Victoria* oyununu izlerken, sahneye çıkan o genç, fırtınalı ve karizmatik aktörü gördüğünde değişti: Laurence Olivier. O an, Leigh için her şey netleşti. Olivier'e, "Sana bir gün evleneceğim adam diyeceğim," dediği rivayet edilir. Bu, sadece bir aşk değil, iki hırsın, iki yanıcı tutkunun buluşmasıydı. Her ikisi de evli olmalarına rağmen, bu imkansız aşkın peşinden gitmek, hayatının en ateşli ve en yıkıcı kararı olacaktı.
1930'ların sonu, Hollywood'un tarihin en büyük film arayışı içindeydi: Margaret Mitchell'in dev romanı *Rüzgâr Gibi Geçti* beyazperdeye uyarlanacak ve Scarlett O'Hara rolü için neredeyse tüm Amerikalı star adaylar screen test'ten geçiriliyordu. Bu sırada, Olivier ile ilişkisini sürdüren ve artık İngiltere'de tanınan bir tiyatro oyuncusu olan Vivien Leigh, Olivier'i Amerika'daki setinde ziyarete gitti. David O. Selznick'in kardeşi Myron, bir akşam *Ateşten Çıra* setinde Leigh'i gördüğünde, karanlıkta parlayan o gözler ve inatçı çene hattı karşısında şaşkına döndü. Efsaneye göre, Selznick'e dönüp, "İşte Scarlett O'Hara'n!" dedi.
Bu şans eseri buluşma, sinema tarihini değiştirdi. Leigh, binlerce aday arasından, İngiliz olmasına rağmen, Güneyli asi Scarlett'i canlandırmak için seçildi. Set, bir savaş alanıydı; yönetmen değişiklikleri, Leigh'in sette geçirdiği aylar ve fiziksel olarak yıpratıcı çekimler... Ancak o, tüm zorluklara, Scarlett'in demir iradesiyle göğüs gerdi. Film 1939'da gösterime girdiğinde, dünya yeni bir ikonla tanıştı. 26 yaşındaki Vivien Leigh, ilk Akademi Ödülü'nü kazandı. Ancak bu zafer, onun için bir bedelle geldi. Scarlett'in o yoğun, sinirli ve manipülatif enerjisini içselleştirmek, zaten kırılgan olan ruhsal dengesini daha da zorlamıştı. Artık o, dünyanın en meşhur kadınıydı, fakat bu şöhretin gölgesi uzun ve karanlıktı.
"İnsanlar bana, 'Rüzgâr Gibi Geçti'yi oynamak nasıl bir şeydi?' diye soruyorlar. Onlara diyorum ki, 'Scarlett O'Hara beni mahvetti.'"
Nihayet, 1940'ta, her ikisi de eşlerinden boşanarak evlendiler. Olivier ve Leigh, dünyanın gözünde sanatın ve aşkın altın çiftiydi. Birlikte sahne aldılar, *Antonius ve Kleopatra* gibi oyunlarda yan yana parlıyorlardı. Old Vic Tiyatrosu'nda Shakespeare performanslarıyla eleştirmenlerden övgü topladılar. Evlilikleri, yoğun bir yaratıcı işbirliği ve derin bir bağlılık üzerine kuruluydu. Ancak bu görkemli cephenin ardında, Vivien'in giderek şiddetlenen ruhsal hastalığı vardı.
Manik dönemlerde inanılmaz bir enerji ve yaratıcılık sergilerken, depresif dönemlerde derin bir karanlığa gömülüyor, öfke nöbetleri geçiriyor ve Olivier ile şiddetli kavgalara tutuşuyordu. O dönemde bipolar bozukluk hakkında çok az şey biliniyor, tedaviler ilkel kalıyordu. Elektroşok tedavileri gördü, sanatoryumlarda kaldı. Olivier, onu delicesine seviyor ama aynı zamanda onun bu değişken ruh halinin yarattığı kaostan da bitap düşüyordu. Leigh, hastalığının farkındaydı ve bundan derin bir utanç duyuyordu. Bir mektubunda, "İçimde bir canavar var," diye yazmıştı.
1951 yılı, Vivien Leigh'in sanatsal yeteneğinin en olgun ve dokunaklı ifadesine sahne oldu. Tennessee Williams'ın *Arzu Tramvayı* adlı oyununun sinema uyarlamasında, çökmekte olan Güneyli bir güzeli, Blanche DuBois'ı canlandırdı. Rol, onun kendi kırılganlığı, kaygıları ve gerçeklikten kaçış eğilimi ile müthiş bir örtüşme içindeydi. Blanche'ın ünlü repliği, "Her zaman yabancıların nezaketine güvenmişimdir," adeta Leigh'in kendi haykırışı gibiydi. Performansı, incelikli, hassas ve son derece güçlüydü. İkinci Akademi Ödülü'nü kazandı. Bu zafer, onun sadece bir güzellik sembolü değil, aynı zamanda derinlemesine bir karakter oyuncusu olduğunu tüm dünyaya kanıtladı. Ancak bu başarı, özel hayatındaki çöküşü durduramadı. Olivier ile evlilikleri, hastalığın yükü altında giderek çatırdıyordu.
1960'ta, Olivier ve Leigh'in evliliği, yaklaşık 20 yılın ardından sona erdi. Bu ayrılık, Leigh için hayatının en büyük darbesiydi; "Larry"si olmadan kimdi? Kendini tiyatroya daha da adadı, sahnelere tutundu. Ancak sağlığı giderek kötüleşiyordu; kronik akciğer sorunları (verem) ve depresyonla mücadele ediyordu. 8 Temmuz 1967'de, Londra'daki evinde, yalnız başına, tüberküloz krizinden hayatını kaybetti. Öldüğünde, yatağının yanındaki sehpada, Olivier'in fotoğrafı duruyordu. Sadece 53 yaşındaydı.
Vivien Leigh'in mirası, iki Oscar heykelciğinden çok daha fazlasıdır. O, güzelliğin nasıl bir lanet, yeteneğin nasıl bir içsel çekişme, ve aşkın nasıl hem kurtarıcı hem de yıkıcı olabileceğinin sembolik bir figürüdür. Ruhsal hastalıkla mücadelesi, o dönemde büyük bir tabuydu ve onun bu savaşı, bugün bile birçok insana ilham ve teselli veriyor. Scarlett O'Hara'nın amansız hayatta kalma içgüdüsü ile Blanche DuBois'ın trajik kırılganlığını aynı bedende taşıyabilmiş tek oyuncuydu. Işıltılı bir yıldız olarak parladı, ama parlaklığının kaynağı, içini kemiren o amansız ve gizli ateşti. Rüzgâr gibi geçti, ama izi asla silinmedi.