Bir adam düşünün ki, adı bir eğitim programına, bir çağa ve bir düşünce biçimine dönüşmüş olsun. Onun portresi, derin düşüncelere dalmış, kalın bir cübbenin içinde, mütevazı bir çalışma masasında kitaplar arasında kaybolmuş bir bilgeyi çağrıştırır. Fakat Desiderius Erasmus, sadece hümanizmin sakin bir filozofu değil; aynı zamanda bir devrin kusurlarına karşı silahı kalem olan, inanılmaz derecede cesur bir savaşçıydı. 15. yüzyılın sonlarında, kilisenin mutlak hakimiyetindeki, dogmaların gölgesinde kalmış bir Avrupa'da, o, aklın ışığını yakmaya çalışan bir meşale taşıyıcısıydı. Hollanda'nın sisli ve çamurlu şehirlerinden, İngiltere saraylarının parlak koridorlarına, Basel'in matbaa atölyelerinin mürekkep kokulu havasına uzanan bir ömür... O, bir manastır hücresinde başlayıp, tüm kıtanın entelektüel gündemini belirleyen bir yıldıza dönüşen bir yolculuğun kahramanı. Erasmus, sadece Yeni Ahit'i orijinal Yunancasından çevirerek dini sarsmadı; aynı zamanda *Deliliğe Övgü* adlı eseriyle, krallardan papazlara, filozoflardan sıradan insanlara kadar herkesi, kendilerine ayna tutarak gülmeye ve düşünmeye zorladı. Bu, sıradan bir biyografi değil; modern Avrupa düşüncesinin doğuş sancılarının, bir adamın zihninde ve kaleminde nasıl şekillendiğinin destanıdır. |
|
- Gerçek Adı: Desiderius Erasmus Roterodamus
- Doğum: 28 Ekim 1466 (tahmini), Rotterdam, Hollanda
- Ölüm: 12 Temmuz 1536, Basel, İsviçre
- Meslekler: Filolog, İlahiyatçı, Yazar, Çevirmen, Hümanist Düşünür
- En Büyük Eseri: *Deliliğe Övgü* (Moriae Encomium, 1511) ve *Yeni Ahit'in Yunanca Aslından Latince'ye İlk Eleştirel Çevirisi* (1516)
- Kalıcı Mirası: Avrupa hümanizminin babası, Reform'un ilham kaynağı (ve eleştirmeni), eleştirel düşüncenin ve barışçıl diyaloğun savunucusu.
Erasmus'un hayatı, bir trajediyle başladı. Gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya geldi ve genç yaşta vebadan hem annesini hem babasını kaybetti. Onu ve ağabeyini, önce annelerinin okuluna, ardından da 'Deventer Okulu'na yerleştiren vasileri, onların rahip olmasını istiyordu. Buradaki eğitim, skolastik felsefenin kuru ve katı yöntemleriyle doluydu. Fakat genç Erasmus, bu duvarların ardında bir pencere buldu: Latin edebiyatının zarafeti ve canlılığı. Cicero'nun retoriği, Ovidius'un şiirleri onun için bir kaçış ve ilham kaynağı oldu. Daha o yaşlarda, canlı, insani bir bilgeliğin, kuru dogmalardan üstün olduğuna dair içgüdüsel bir inanç geliştirdi. Vasilerinin ısrarı ve maddi sıkıntılar nedeniyle bir Augustine manastırına girmek zorunda kaldığında, bu inanç daha da pekişti. Manastır, onun için bir hücreydi; kitaplar ise anahtarı. Burada geçirdiği yıllar, kilisenin iç yapısını yakından gözlemlemesini, ama aynı zamanda onun yozlaşmışlığına ve entelektüel durgunluğuna karşı derin bir tiksinme duymasını sağladı.
Erasmus, nihayet manastırdan ayrılma iznini aldığında, kendini Avrupa'nın ilk gerçek "entelektüel gezgini" olarak buldu. Bir ülkenin vatandaşı değil, Latince konuşan cumhuriyetin (Respublica Litteraria) bir üyesiydi. Paris'te ilahiyat okudu ama skolastiklerin kavgalarından nefret etti. İngiltere'ye yaptığı seyahatlerde, Thomas More gibi dönemin en parlak zihinleriyle dostluklar kurdu. Bu dostluklar, onun düşüncelerini besledi. Para kazanmak için özel dersler verdi, soyluların çocuklarını eğitti. Fakat asıl amacı, antik Yunan ve Latin kaynaklarına, özellikle de İncil'in orijinal metinlerine ulaşmaktı. Çünkü ona göre gerçek Hıristiyanlık, törenler ve bağnazlıklar arasında kaybolmuştu; onu asıl kaynağına, İsa'nın basit ve saf öğretilerine dönerek yeniden keşfetmek gerekiyordu. Bu dönemde yazdığı *Silahşörün El Kitabı* gibi eserler, içten, kişisel bir dindarlığın manifestosu oldu.
"İnsan aptal olmasaydı, yaşamak dayanılmaz olurdu."
1509'da, İngiltere'den İtalya'ya at sırtında yaptığı uzun yolculukta, zihninde bir fikir olgunlaştı. Thomas More'un evinde konaklarken, birkaç gün içinde, dünya edebiyatının en ölümsüz hicivlerinden birini kaleme aldı: *Deliliğe Övgü*. Bu eserde, Delilik (Moria) birinci tekil şahıstan konuşur. Kendini tanıtır, soyunu sopunu anlatır ve insan hayatının her alanına nasıl hakim olduğunu gösterir. Kralların gururunu, din adamlarının açgözlülüğünü, ilahiyatçıların kendini beğenmişliğini, savaşçıların budalalığını, hatta kendi arkadaşı hümanistlerin kibirini bile acımasızca ve keskin bir mizahla teşhir eder. Eser, bir bomba etkisi yarattı. Herkes gülüyordu, çünkü herkes kendinden veya tanıdığı birinden bir parça buluyordu içinde. Erasmus, burada sadece eleştirmekle kalmadı; basit, samimi, akılcı ve barışçıl bir yaşam ideali önerdi. Kitap, yeni icat edilen matbaa sayesinde hızla yayıldı ve Erasmus, bir anda Avrupa'nın en çok okunan yazarı haline geldi.
Erasmus'un en cüretkar hamlesi 1516'da geldi. Yıllar süren titiz çalışmanın ardından, Yeni Ahit'in Yunanca aslından yaptığı Latince çeviriyi, orijinal Yunanca metinle birlikte yayımladı. Üstelik, metne eklediği yorumlarla (annotationes), geleneksel Kilise doktrinlerine aykırı pek çok noktaya işaret etti. Bu, olağanüstü bir olaydı. O ana kadar Vulgata adı verilen ve hatalarla dolu olduğunu düşündüğü Latince çeviri, Kilise tarafından dokunulmaz kabul ediliyordu. Erasmus, adeta "Kaynağa dönün" diye haykırıyordu. Bu çalışma, Martin Luther'in de eline İncil'i kendi dilinde çevirmesi için muazzam bir araç verdi. Erasmus, farkında olmadan, Reform'un fitilini ateşleyen barutun bir kısmını hazırlamıştı. Ancak o, asla bölünmek istemiyordu; bir reformcudan ziyade bir yenileyiciydi. Kilise'yi içeriden, eğitim ve aklın ışığıyla dönüştürmeyi hayal ediyordu.
Reform patlak verdiğinde, herkes Erasmus'un Luther'in safında yer alacağını düşündü. Ne de olsa ikisi de Kilise'deki yozlaşmaya karşıydı. Fakat Erasmus, bir uzlaşma ve diyalog adamıydı. Şiddetten, fanatizmden, kutuplaşmadan nefret ediyordu. Luther'in "sadece iman" (sola fide) doktrinini aşırı buluyor, insan iradesinin ve aklın rolünü görmezden gelmesine karşı çıkıyordu. 1524'te, özgür irade üzerine yazdığı eserle Luther ile açık bir polemiğe girdi. Bu, onu Katoliklerin gözünde şüpheli, Protestanların gözünde ise korkak bir ihanetçi yaptı. Erasmus, iki ateş arasında kalmıştı. Basel'de, Protestanların kontrolü ele geçirmesi üzerine, tarafsız kalabilmek için Katolik Freiburg'a taşınmak zorunda kaldı. Bu, onun için büyük bir trajediydi: Kurulmasına katkıda bulunduğu entelektüel özgürlük rüzgarı, kontrol edilemez bir fırtınaya dönüşmüş ve onu yalnızlaştırmıştı.
Erasmus, 1536'da Basel'de, dostlarının ve kitaplarının arasında, dizanteriden öldü. Ölüm döşeğindeyken bile Latince konuştuğu söylenir. Protestan bir şehirde öldü, ancak Katolik Kilisesi'ne bağlı kalmıştı; bu, onun hayatı boyunca sürdürdüğü bağımsız duruşun son bir yansımasıydı. Mirası ise muazzamdı. Eğitimi, skolastik ezbercilikten çıkarıp, eleştirel düşünce ve klasik metinlerin incelenmesi üzerine kurdu. "Erasmusçu" bir eğitim anlayışı, nesiller boyu Avrupa'nın seçkin okullarını şekillendirdi. Deliliğe Övgü, edebi hicivin ve felsefi taşlamanın ulaşılmaz bir zirvesi olarak kaldı. Belki de en önemlisi, o, Avrupa'nın ortak bir kültür ve diyalog dili olarak Latince'yi kullanan son büyük entelektüeliydi. Bugün, milyonlarca gencin sınırları aşmasını sağlayan program onun adını taşır, çünkü Erasmus'un ruhu, dogmaları değil, deneyimi; bağnazlığı değil, merakı; çatışmayı değil, kültürler arası anlayışı temsil eder. O, karanlık bir dönemde, aklın sönmeyen mumunu tutan ve onu gelecek nesillere aktaran adamdı.