Şu 16 kişilik testini bir yapıyorsunuz, çıkıyor “ENTP” veya “Koruyucu”. Bir bakıyorsunuz, profilde “Stoacı” yazıyor. Bir başkası “Ben tam bir Nihilistim” diye geziyor.
İnternet aleminde, özellikle de bizim gibi düşünce platformlarında, felsefi akımlar neredeyse bir burç, bir kişilik tipi haline geldi. “Sen tam bir Epikürcüsün!”, “Oha, bu Stoacılık bana uyuyor!” cümleleri çok tanıdık geliyor, değil mi? Peki, bu kadar kolay etiketlenebilir miyiz? Felsefe, bir kişilik testi sonucu gibi, üzerimize yapıştırıp rafa kaldırabileceğimiz bir şey mi?
Rahatlığın Cazibesi ve “Kutunun” İçi
İnsan zihni kaosu sever ama belirsizliği sevmez. Karmaşık dünyayı anlamlandırmak için kategorilere, kutucuklara ihtiyaç duyar. Felsefi bir akımı benimsemek de bize bu kutuyu verir: bir dünya görüşü, hayata dair tavırlar bütünü, bir `“kullanım kılavuzu”`
. Bu inanılmaz rahatlatıcıdır! Kendimizi tanımlamamızı, “ben buyum” diyebilmemizi, hatta aynı kutuya giren diğer insanlarla bir aidiyet hissetmemizi sağlar. Sorun yok gibi görünüyor, değil mi?
Ancak işin tehlikeli kısmı tam da burada başlıyor. Felsefe, özünde `soru sormak, şüphe duymak, eleştirmek ve sürekli aramaktır`
. Bir kere “Ben Stoacıyım” deyip o etiketi yapıştırdığımızda, düşünme sürecimiz duraklayabilir. Artık her olaya Stoacılık filtresinden bakmaya, onun sınırları içinde kalmaya meyilli hale geliriz. Oysa Seneca bile şöyle diyordu:
Tez ve Antitez: Aidiyet mi, Hapishane mi?
Bir tarafta, bu etiketlemenin savunucuları var. Diyeceklerdir ki: “Bir akımı benimsemek, `disiplinli bir düşünce çerçevesi` sunar. Rastgele fikirlerle boğulmak yerine, derinlemesine inceleme fırsatı verir. Epikürcülüğü anlamak, haz kavramı üzerine saatlerce düşünmemi sağladı.” Bu görüş son derece haklı. Bir akıma odaklanmak, sığ sularda yüzmekten kurtarıp derinlere dalmamızı sağlayabilir.
Ancak karşı tez daha da güçlü: Felsefe tarihi, katı etiketlerle anılamayacak `melez düşünürlerle` doludur. Nietzsche’yi sadece bir “nihilist” diye damgalamak, onun yaşamı olumlayan `“güç istenci”` ve `“üst-insan”` kavramlarına haksızlık olur. Kierkegaard dindar mıydı, varoluşçu muydu? İkisi de. Etiketler, bu zenginliği ve çelişkiyi öldürür. Daha da kötüsü, `felsefeyi bir kimlik siyaseti aracına, tartışmaları ise “benim takımım senin takımından üstün” kavgalarına dönüştürebilir.`
Menüden Seçmek Yerine Kendi Yemeğini Pişirmek
Belki de doğru yaklaşım, felsefi akımları bir `menü` gibi görmektir.
Menüde Stoacılık, Varoluşçuluk, Pragmatizm gibi lezzetler var. Mesele, sadece bir tanesini sipariş edip hep onu yemek değil. Belki bugün hayatın acımasız bir darbe almasına Stoacılıkla direneceğiz, yarın bir sanat eserinin karşısında duyduğumuz coşkuyu Varoluşçulukla anlamlandıracağız, öbür gün pratik bir sorunu çözmek için Pragmatizme başvuracağız.
`Asıl felsefi duruş, hiçbir akımın tam mülkiyetinde olmamak, onları araç olarak kullanmak ve nihayetinde kendi sesini bulmaya çalışmaktır.`
Bir akımı “giymek” yerine, onunla “konuşmak” gerekir. Sana ne söylüyor? Neresi eksik? Hangi fikri içselleştirip hangisini reddediyorsun?
Peki ya siz? Kendinizi net bir şekilde bir akımla tanımlıyor musunuz, yoksa bu etiketlerin düşünce özgürlüğümüze ket vurduğuna mı inanıyorsunuz? **“Ben bir ________’ım” cümlesini tamamlamak, felsefi arayışımızı bitiren bir son müdür, yoksa sadece bir başlangıç noktası mı?**
İnsan zihni kaosu sever ama belirsizliği sevmez. Karmaşık dünyayı anlamlandırmak için kategorilere, kutucuklara ihtiyaç duyar. Felsefi bir akımı benimsemek de bize bu kutuyu verir: bir dünya görüşü, hayata dair tavırlar bütünü, bir `“kullanım kılavuzu”`
Ancak işin tehlikeli kısmı tam da burada başlıyor. Felsefe, özünde `soru sormak, şüphe duymak, eleştirmek ve sürekli aramaktır`
Yani mesele, bir kulübe üye olmak değil, aktif bir zihin yolculuğuna çıkmaktır.“Felsefe yapmak, belirli yazarları değil, kendini savunmaktır.”
Bir tarafta, bu etiketlemenin savunucuları var. Diyeceklerdir ki: “Bir akımı benimsemek, `disiplinli bir düşünce çerçevesi` sunar. Rastgele fikirlerle boğulmak yerine, derinlemesine inceleme fırsatı verir. Epikürcülüğü anlamak, haz kavramı üzerine saatlerce düşünmemi sağladı.” Bu görüş son derece haklı. Bir akıma odaklanmak, sığ sularda yüzmekten kurtarıp derinlere dalmamızı sağlayabilir.
Ancak karşı tez daha da güçlü: Felsefe tarihi, katı etiketlerle anılamayacak `melez düşünürlerle` doludur. Nietzsche’yi sadece bir “nihilist” diye damgalamak, onun yaşamı olumlayan `“güç istenci”` ve `“üst-insan”` kavramlarına haksızlık olur. Kierkegaard dindar mıydı, varoluşçu muydu? İkisi de. Etiketler, bu zenginliği ve çelişkiyi öldürür. Daha da kötüsü, `felsefeyi bir kimlik siyaseti aracına, tartışmaları ise “benim takımım senin takımından üstün” kavgalarına dönüştürebilir.`
Belki de doğru yaklaşım, felsefi akımları bir `menü` gibi görmektir.
`Asıl felsefi duruş, hiçbir akımın tam mülkiyetinde olmamak, onları araç olarak kullanmak ve nihayetinde kendi sesini bulmaya çalışmaktır.`
Peki ya siz? Kendinizi net bir şekilde bir akımla tanımlıyor musunuz, yoksa bu etiketlerin düşünce özgürlüğümüze ket vurduğuna mı inanıyorsunuz? **“Ben bir ________’ım” cümlesini tamamlamak, felsefi arayışımızı bitiren bir son müdür, yoksa sadece bir başlangıç noktası mı?**