Sabah uyanıyorsun. Alarm çalmış, güneş doğmuş. Yataktan kalkıp dişlerini fırçalayacaksın. Tam o sırada, zihninde bir anlık bir boşluk, bir duraksama beliriyor. "Neden?" diye soruyorsun kendine. Neden sağ elimi uzatıyorum da solumu değil? Neden bugün mavi tişörtü seçtim? Bu küçük, önemsiz seçimler, aslında tamamen ``**hiçlikten, yokluktan, bir nedensizlik denizinden mi fışkırıyor?**`` Yoksa arkalarında görünmez iplerle çekildiğimiz katı bir neden-sonuç zinciri mi var? 

Bu soru, felsefe tarihinin en eski ve en derin kavgalarından birinin tam kalbinde yer alıyor: Özgür irade determinizme karşı. Günlük hayatta kendimizi özgür hissederiz, ama acaba bu sadece bir illüzyon mu?
`
Determinizm: Görünmez Zincirler`
Determinist bakış açısı, evrenin devasa bir bilardo masası olduğunu söyler. Her topun (yani her olayın, her atomun, her düşüncenin) hareketi, ondan önce gelen topların çarpmasıyla, yani önceden var olan nedenlerle belirlenmiştir. ``Laplace``'ın ünlü "cin"i gibi düşünün: Evrenin şu anki tüm koşullarını bilen bir varlık, geleceğin tümünü de hesaplayabilir. Bu düşünceye göre, senin bu yazıyı okuma "seçimin" bile aslında dün yediğin yemekten, genlerine, doğduğun aileye kadar uzanan sayısız nedensel faktörün kaçınılmaz bir sonucudur. Seçim yaptığını sanırsın, ama aslında seni yönlendiren görünmez bir senfoni vardır. Hiçlikten bir şey doğmaz; her şey, önceden var olan bir şeyin sonucudur.
`
`
Varoluşçuluk: Hiçliğin Ortasındaki Sıçrayış`
Tam da bu noktada, ``Jean-Paul Sartre`` gibi varoluşçular isyan bayrağını çeker. Onlara göre insan, önce var olur, sonra kendi özünü kendi seçimleriyle yaratır. İnsanı kuşatan bir "hiçlik" (néant) vardır. Bu hiçlik, tam da determinist zincirlerdeki boşluklardır. İnsan, bu hiçliğin ortasında durur ve tamamen ``**nedensiz, temelsiz, salt bir 'sıçrayış'la (leap) seçim yapar.**`` Bu seçim kaygı (angoisse) vericidir, çünkü sorumluluk tamamen bize aittir. "Mavi tişörtü seçtim" demek, evrensel bir yasayı değil, benim özgür irademi ilan etmektir. Sartre'ın meşhur sözü bu fikri özetler:
`
`
Araftaki Diyalog: İkisinin Arasında Bir Yer`
Peki, bu iki uç arasında bir yol yok mu? ``Kompatibilistler`` (Uyumlular) diyor ki: "İkisi de doğru olabilir." Evet, dış dünyada determinist yasalar geçerli olabilir. Ancak, iç dünyamızda, kendi arzularımız ve inançlarımız doğrultusunda, dışarıdan zorlanmadan hareket ettiğimizde özgürüz. Yani, birisi bana silah dayayıp "paranı ver" dediğinde özgür değilimdir. Ama aç olduğum için (bu bir determinist nedendir) ve yemek yemeyi arzuladığım için (bu benim içsel nedenim) buzdolabına yöneldiğimde, bu bir özgür seçimdir. Seçim, hiçlikten değil, bizatihi "biz"den doğar.

Peki ya sen? O küçük, günlük seçimlerini düşün. Kahveni şekerli mi içersin sade mi? Bu karar anında, zihninde neler oluyor? Geçmiş deneyimlerin, alışkanlıkların (determinizm) bir tartıya mı konuluyor, yoksa o anda, tamamen yeni ve özgür bir "Evet, bugün sade olsun!" kıvılcımı mı çakıyor (varoluşçuluk)? Belki de her seçim, bu ikisinin gizemli bir dansıdır.
``**Asıl soru şu: Eğer seçimlerimiz gerçekten özgür değilse, ahlaki sorumluluğumuz, pişmanlıklarımız ve hayatımıza anlam kattığını düşündüğümüz o yol ayrımları ne anlam ifade eder?**`` Yoksa, anlamı yaratan da zaten bu "özgür olduğumuza dair inancımız" mıdır?
Sence? Bugün yaptığın en son "önemsiz" seçim, nereden doğdu?
Bu soru, felsefe tarihinin en eski ve en derin kavgalarından birinin tam kalbinde yer alıyor: Özgür irade determinizme karşı. Günlük hayatta kendimizi özgür hissederiz, ama acaba bu sadece bir illüzyon mu?
`
Determinist bakış açısı, evrenin devasa bir bilardo masası olduğunu söyler. Her topun (yani her olayın, her atomun, her düşüncenin) hareketi, ondan önce gelen topların çarpmasıyla, yani önceden var olan nedenlerle belirlenmiştir. ``Laplace``'ın ünlü "cin"i gibi düşünün: Evrenin şu anki tüm koşullarını bilen bir varlık, geleceğin tümünü de hesaplayabilir. Bu düşünceye göre, senin bu yazıyı okuma "seçimin" bile aslında dün yediğin yemekten, genlerine, doğduğun aileye kadar uzanan sayısız nedensel faktörün kaçınılmaz bir sonucudur. Seçim yaptığını sanırsın, ama aslında seni yönlendiren görünmez bir senfoni vardır. Hiçlikten bir şey doğmaz; her şey, önceden var olan bir şeyin sonucudur.
`
``
"Özgürlük, yalnızca zorunluluğun bilincidir."
`
`
Tam da bu noktada, ``Jean-Paul Sartre`` gibi varoluşçular isyan bayrağını çeker. Onlara göre insan, önce var olur, sonra kendi özünü kendi seçimleriyle yaratır. İnsanı kuşatan bir "hiçlik" (néant) vardır. Bu hiçlik, tam da determinist zincirlerdeki boşluklardır. İnsan, bu hiçliğin ortasında durur ve tamamen ``**nedensiz, temelsiz, salt bir 'sıçrayış'la (leap) seçim yapar.**`` Bu seçim kaygı (angoisse) vericidir, çünkü sorumluluk tamamen bize aittir. "Mavi tişörtü seçtim" demek, evrensel bir yasayı değil, benim özgür irademi ilan etmektir. Sartre'ın meşhur sözü bu fikri özetler:
`
``
"İnsan, kendi yaptığı şeydir."
`
`
Peki, bu iki uç arasında bir yol yok mu? ``Kompatibilistler`` (Uyumlular) diyor ki: "İkisi de doğru olabilir." Evet, dış dünyada determinist yasalar geçerli olabilir. Ancak, iç dünyamızda, kendi arzularımız ve inançlarımız doğrultusunda, dışarıdan zorlanmadan hareket ettiğimizde özgürüz. Yani, birisi bana silah dayayıp "paranı ver" dediğinde özgür değilimdir. Ama aç olduğum için (bu bir determinist nedendir) ve yemek yemeyi arzuladığım için (bu benim içsel nedenim) buzdolabına yöneldiğimde, bu bir özgür seçimdir. Seçim, hiçlikten değil, bizatihi "biz"den doğar.
Peki ya sen? O küçük, günlük seçimlerini düşün. Kahveni şekerli mi içersin sade mi? Bu karar anında, zihninde neler oluyor? Geçmiş deneyimlerin, alışkanlıkların (determinizm) bir tartıya mı konuluyor, yoksa o anda, tamamen yeni ve özgür bir "Evet, bugün sade olsun!" kıvılcımı mı çakıyor (varoluşçuluk)? Belki de her seçim, bu ikisinin gizemli bir dansıdır.
``**Asıl soru şu: Eğer seçimlerimiz gerçekten özgür değilse, ahlaki sorumluluğumuz, pişmanlıklarımız ve hayatımıza anlam kattığını düşündüğümüz o yol ayrımları ne anlam ifade eder?**`` Yoksa, anlamı yaratan da zaten bu "özgür olduğumuza dair inancımız" mıdır?
Sence? Bugün yaptığın en son "önemsiz" seçim, nereden doğdu?