Osmanlı tahtına oturan en sert mizaçlı, en kararlı ve en vizyoner padişahlardan biriydi. Adı, tarih sayfalarına “Yavuz” sıfatıyla, yani “Sert ve Cesur” olarak kazınacaktı. I. Selim, saltanatı boyunca sadece kılıcıyla değil, iradesiyle de dağları devirdi. Sekiz yıl gibi görece kısa bir saltanat süresine, bir imparatorluğun kaderini ve dünya düzenini kökten değiştirecek fetihleri sığdıran bir strateji dehasıydı. Onun hikayesi, bir taht mücadelesinden çok daha fazlası; Doğu’nun kapılarını zorlayan, Safevi tehdidini kökünden sökmeye ant içmiş ve nihayetinde İslam dünyasının manevi liderliğini, hilafeti, Osmanlı’ya taşıyan bir ölüm kalım mücadelesidir. Trabzon’un sisli dağlarından, Mısır’ın kavurucu çöllerine uzanan bu yolculuk, bir adamın demir iradesinin, koskoca bir çağı nasıl şekillendirdiğinin destanıdır. |
|
- Doğum Tarihi: 10 Ekim 1470
- Ölüm Tarihi: 22 Eylül 1520 (49 yaşında)
- Lakabı: Yavuz (Sert, Cesur), Selim Şah
- Saltanat Süresi: 1512 – 1520 (8 Yıl)
- En Büyük Başarısı: Hilafetin Osmanlı Hanedanı’na geçişini sağlamak ve Osmanlı İmparatorluğu’nu bir İslam dünya gücü haline getirmek.
- Dönüm Noktası: Çaldıran Muharebesi (1514) – Safevi tehdidini bertaraf ederek Anadolu’da siyasi birliği sağlamak.
- Mirası: İmparatorluğun doğu sınırlarını güvence altına alan, topraklarını iki buçuk katına çıkaran ve oğlu Kanuni Sultan Süleyman’a altın bir çağ için mükemmel bir zemin hazırlayan stratejist.
II. Bayezid’in oğlu Selim, tahtın merkezinden uzakta, Trabzon Sancakbeyi olarak geçirdi uzun yıllarını. Bu, bir sürgün değil, bir sınavdı adeta. Karadeniz’in hırçın dalgaları ve Kafkaslar’ın sert coğrafyası, karakterini şekillendiren unsurlar oldu. Burada sadece idareciliği değil, savaşçılığı da öğrendi; Gürcü prensliklerine karşı seferlerle askeri dehasını ilk kez gösterdi. Ancak İstanbul’dan gelen haberler onu derinden tedirgin ediyordu. Babası II. Bayezid’in sakin ve barışçıl politikaları, özellikle Şah İsmail liderliğindeki Safevi Devleti’nin Anadolu’daki yıkıcı propagandası karşısında yetersiz kalıyordu. Kızılbaş isyanları dalga dalga yayılıyor, devletin temelleri sarsılıyordu. Selim, içeriden kemirilen bir imparatorluğun varisi olmak istemiyordu. Taht, onun gözünde bir lüks değil, devleti kurtarma sorumluluğuydu. Bu inançla, “ya hep ya hiç” diyerek, ordusuyla İstanbul’un üzerine yürüdü. Babasıyla girdiği mücadele, sadece bir taht kavgası değil, iki farklı devlet anlayışının, iki farklı gelecek tasavvurunun çarpışmasıydı.
1512’de tahtı ele geçirdiğinde, önünde duran en büyük engel, hiç kuşkusuz Şah İsmail’di. İki hükümdar da karizmatik, sert ve kendi davasına adamıştı. Selim, İslam’ın Sünni yorumunun hamisi; İsmail ise Şia mezhebinin lideri ve siyasi temsilcisiydi. Bu, bir toprak savaşından öte, bir mezhep ve varoluş mücadelesiydi. Selim, önce kendi içindeki “beşinci kolu” temizledi. Safevi sempatizanı olduğundan şüphelendiği binlerce kişiyi tespit ve tenkil etti. Ardından, tarihin gördüğü en zorlu seferlerden birine çıktı. Ordusuyla Anadolu’nun doğusunu kat etti, askerlerinin isyan tehditlerine rağmen yürüyüşüne devam etti. Nihayet 23 Ağustos 1514’te, Çaldıran Ovası’nda tarihi bir hesaplaşma yaşandı.
“Bizler, ateşe tapan değil, ateşi yaratan bir milletiz. Kılıcımız, hakikatin gölgesidir.” – I. Selim (Tarihi kayıtlarda geçen bir söylemine atfen)
Osmanlı’nın modern topçu gücü ve disiplinli yeniçeri ordusu, Safevi’nin süvari hücumlarına karşı kesin bir üstünlük sağladı. Şah İsmail, yaralı bir şekilde savaş alanından kaçmak zorunda kaldı. Çaldıran, sadece bir meydan muharebesi değildi; Anadolu’nun geleceğini belirledi. Safevi tehdidi büyük ölçüde bertaraf edildi ve Osmanlı’nın doğudaki hakimiyeti perçinlendi. Selim, zaferin ardından Tebriz’e girdi, oradaki alim ve sanatkarları İstanbul’a göndererek kültürel bir zenginliği de payitahtına taşıdı.
Doğu sınırını güvence altına alan Selim’in sıradaki hedefi, İslam dünyasının geleneksel lideri olan Memlük Sultanlığı’ydı. Memlükler, kutsal şehirler Mekke ve Medine’nin koruyucusu ve halifenin (Abbasi soyundan) hamisiydi. Ancak zayıflamışlar, siyasi olarak etkisizleşmişlerdi. Selim’in gözünde, İslam birliğini sağlamak için hilafet makamının ve kutsal emanetlerin Osmanlı’ya geçmesi şarttı. 1516’da Mercidabık, 1517’de Ridaniye… İki büyük meydan muharebesiyle, yüzyıllık Memlük Devleti tarihe karıştı. Osmanlı ordusu, tarihte ilk kez, Sina Çölü’nü geçerek Mısır’a ulaşmıştı. Kahire düştü, son Memlük Sultanı Tomanbay idam edildi.
Bu zaferlerin en önemli siyasi sonucu, son Abbasi halifesi III. Mütevekkil’in (rivayetlere göre) hilafeti I. Selim’e devretmesi oldu. Artık Osmanlı padişahı, “Halife-i Müslimîn” yani Müslümanların dünyevi ve manevi lideri unvanını taşıyordu. Kutsal emanetler Topkapı Sarayı’na getirildi. Selim, bir anda İslam dünyasının en güçlü ve en meşru hükümdarı haline geldi. Bu, Osmanlı Devleti’nin kimliğinde köklü bir dönüşümü ifade ediyordu; artık sadece bir “imparatorluk” değil, bir “cihan devleti” ve İslam’ın hamisiydi.
I. Selim, sekiz yılda imparatorluğun topraklarını iki buçuk katına çıkardı. Hazinesini altınla doldurdu. Sınırlarını doğuda ve güneyde emniyete aldı. Ancak onun mirası sadece toprak ve hazineden ibaret değildi. O, oğlu Süleyman’a, iç ve dış tehditlerden arındırılmış, mali açıdan güçlü, siyasi açıdan saygın ve itibarı zirvede bir devlet bıraktı. Kanuni’nin “Muhteşem” çağı, Yavuz’un “Sert” çağının üzerine inşa edildi.
Fakat Selim, tarihe tek yönlü bir “kahraman” olarak geçmedi. Karakteri derin paradokslar barındırıyordu. Şiire ve edebiyata düşkün, Farsça muhteşem şiirler yazan hassas bir ruha sahipti. Ancak aynı adam, devletin bekası için kardeşlerini, oğullarını ve binlerce insanı hiç tereddüt etmeden feda edebilen acımasız bir siyasetçiydi. Sade ve gösterişten uzak bir hayat yaşadı, lükse ve şatafata iltifat etmedi. Bu yönüyle, neredeyse stoacı bir filozof görüntüsü çiziyordu.
Hükümdarlığının son yılında, yeni hedefler için hazırlık yapıyordu. Batı’ya, özellikle Rodos’a ve belki de Avrupa içlerine yönelmeyi planladığı düşünülür. Ancak tarihin cilvesi, bu amansız savaşçıyı, savaş meydanında değil, bir hastalık sonucu, henüz 49 yaşındayken yakaladı. “Şirpençe” denilen bir çıban yüzünden hayatını kaybettiği rivayet edilir. Ölümü, tıpkı hayatı gibi sert ve ani oldu. Arkasında, sınırları geniş, hazinesi dolu, otoritesi tartışılmaz ama aynı zamanda derin yaralar almış bir devlet bıraktı. I. Selim, Osmanlı tarihinin en çalkantılı, en radikal dönüşümlerinden birine damgasını vurdu. O, bir dağ kadar sert, bir ok kadar hedefe odaklı ve bir yıldırım kadar hızlı bir padişahtı. Tarih onu “Yavuz” diye anacaktı; hem korkulan, hem saygı duyulan, hem de anlaşılmak için derinlemesine incelenmesi gereken bir devlet adamı olarak.