Göklerin ve yerin kanunlarını tek bir zihinle kavrayan, insanlığın düşünce ufkunu sonsuza dek genişleten bir adam. Isaac Newton, yalnızca bir bilim insanı değil, bir simyacı, bir teolog, bir darphane müdürü ve nihayetinde modern dünyanın mimarlarından biriydi. Onun hikayesi, bir elmanın düşüşünden çok daha karmaşık, yalnızlıkla, hırsla, kırılganlıkla ve neredeyse insanüstü bir konsantrasyonla örülmüş destansı bir yolculuktur. Kendini dünyaya kanıtlamak için doğmuş, erken doğumla hayata tutunmaya çalışan cılız bir bebekten, İngiliz biliminin mutlak hükümdarına uzanan bu yol, sadece parlak buluşlarla değil, karanlık odalarda yapılan gizli deneylerle, rakipleriyle amansız mücadelelerle ve evrenin sırlarını çözmek uğruna kendi ruhsal ateşinde yanmakla şekillendi. Bu, bir dehanın portresidir. |
|
- Doğum: 4 Ocak 1643, Woolsthorpe, Lincolnshire, İngiltere
- Ölüm: 31 Mart 1727, Kensington, Londra, İngiltere
- Meslekler: Fizikçi, Matematikçi, Gökbilimci, Doğa Filozofu, Simyacı, Teolog
- En Büyük Eseri: Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri)
- Devrim Niteliğindeki Katkıları: Evrensel Kütleçekim Yasası, Hareket Yasaları, Kalkülüsün temelleri, Işığın ve rengin doğasının açıklanması.
- Unvanı: Bilimsel Devrim'in zirve ismi, modern fiziğin kurucusu.
Isaac Newton, Noel gününde, babasını hiç tanımamış, erken doğmuş cılız bir bebek olarak dünyaya geldi. Üç yaşındayken annesi Hannah, varlıklı bir rahiple yeniden evlendi ve küçük Isaac’i büyükannesiyle yaşamaya terk etti. Bu terk edilmişlik, onun karakterine mühür gibi kazındı; ömür boyu sürecek bir güvensizlik, içe kapanıklık ve kızgınlık duygusunun temelini attı. Çocukluğu, Woolsthorpe Malikanesi’nin sessizliğinde, mekanik oyuncaklar yaparak ve gökyüzünü seyrederek geçti. Okulda içine kapanıktı, ta ki kasabanın zorbasına karşı kazandığı fiziksel bir zafer, onda akademik olarak da üstün gelme arzusunu ateşleyene kadar.
Cambridge’e girdiğinde, dünya hala Aristoteles’in kalıplarıyla düşünüyordu. Ama Newton farklıydı. Üniversitenin vebadan dolayı kapatılıp 1665’te Woolsthorpe’a dönmek zorunda kalması, tarihe “Büyük Veba Yılları” olarak geçecek ve onun “*annus mirabilis*” (mucizevi yıl) olarak anılacaktı. İşte o yalnız çiftlik evinde, 23 yaşındaki bu genç adam, zihninde bir fırtına koparttı. Elma efsanesi ne kadar doğrudur bilinmez, ama o dönemde kütleçekim üzerine düşünceler filizlendi, ışık prizmalarla parçalanıp incelendi ve matematikte “akışkanlar yöntemi” dediği, bugün kalkülüs olarak bildiğimiz araç doğdu. Dünya ondan habersizken, o dünyanın işleyiş kurallarını tek başına keşfediyordu.
Cambridge’e döndüğünde parlak bir akademisyen olmuştu, ancak buluşlarını paylaşmakta isteksizdi. Ta ki gökbilimci Edmond Halley onu ziyaret edene kadar. Halley, gezegenlerin yörüngelerinin şeklini sorduğunda Newton, eliptik olduğunu, bunu çoktan hesapladığını söyleyip kanıtını kaybettiğini iddia etti. Halley’in ısrarı ve finansal desteğiyle, Newton 18 aylık insanüstü bir çalışmaya gömüldü. Ortaya çıkan eser, insanlık tarihinin en önemli bilimsel metniydi: **Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica**.
"Hypotheses non fingo." (Varsayımlar uydurmam.)
- Isaac Newton, Principia'da
*Principia*’da, hareketin üç yasasını ve evrensel kütleçekim yasasını matematiksel bir kesinlikle ortaya koydu. Artık bir elmanın düşüşü ile Ay’ın Dünya etrafında dönüşü aynı kuvvetle açıklanabiliyordu. Gökler ve yer arasındaki kadim ayrım sonsuza dek ortadan kalkmıştı. Evren, Tanrı’nın değil, matematiksel yasaların hükmettiği dev bir saat makinesi gibi işliyordu. Bu eserle Newton, sadece bir bilim insanı olarak değil, bir filozof olarak da insanlığın dünya görüşünü sarsmıştı.
Ancak Newton’ın zihni sadece mekanik yasalarla sınırlı değildi. Işığa takıntılıydı. Karanlık bir odada, gözünü kendi gözbebeğine sokarcasına bir iğneyle baskı yaparak renkleri görmeye çalıştığı tehlikeli deneyler yaptı. Işığın parçacıklardan oluştuğunu savundu ve optik üzerine yazdığı eser de devrim niteliğindeydi. Fakat bu “aydınlık” çalışmalarının yanında, en az 30 yılını adadığı karanlık bir tutkusu vardı: Simya.
Geceler boyu, gizli simya metinlerini okuyor, eritme potalarında deneyler yapıyor, efsanevi “filozof taşı”nın ve ölümsüzlük iksirinin peşinde koşuyordu. Bu onun için sadece altın yapma çabası değil, Tanrı’nın doğada sakladığı en derin, ezoterik sırlara ulaşma arayışıydı. Mekanik evreni yöneten yasaların, aynı zamanda ruhani ve maddesel dönüşümün de anahtarı olduğuna inanıyordu. Bu ikili çaba, onun karakterini özetler: Katı, rasyonel matematikçi ile gizemli, mistik arayıcının tehlikeli sentezi.
Başarı, Newton’a güç ve itibar getirdi. Kraliyet Cemiyeti’nin başkanı oldu ve ölene kadar bu makamda kaldı. Darphane Müdürü olarak sahte para basanları acımasızca takip ettiği söylenir. Ancak zafer, onun kırılgan egosunu ve kindar yanını da besledi. Özellikle Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz ile kalkülüsün önceliği konusunda girdiği ölümüne mücadele, bilim tarihinin en acı tartışmalarından biridir. Newton, tüm imkanlarını ve Kraliyet Cemiyeti’ni, rakibini itibarsızlaştırmak için kullandı. Bu, zaferle gururun, deha ile paranoyanın iç içe geçtiği kasvetli bir dönemdi.
1693’te, yoğun simya çalışmaları ve muhtemelen cıva zehirlenmesi sonucu derin bir sinir krizi geçirdi. Aylar süren uykusuzluk, paranoya ve şiddetli depresyon yaşadı. Bu, onun aktif bilimsel keşif döneminin fiilen sonuydu. Zihni, bir kez daha, bu sefer kendi içindeki karanlıklarla savaşarak tükenmişti.
Yaşamının son on yıllarını, dini kronoloji çalışmalarına ve Kraliyet Cemiyeti’ni yönetmeye adadı. Öldüğünde, İngiltere’nin gördüğü en görkemli devlet törenlerinden biriyle Westminster Abbey’e defnedildi. Mezar taşında yazanlar, onun kendine biçtiği rolü özetler niteliktedir: “*Mortales, laudare quantum est hic dignus, omnes sciant.*” (Ölümlüler, burada yatanın ne kadar övülmeye değer olduğunu bilsinler.)
Newton’ın mirası, sadece fizik yasaları değil, akla ve gözleme dayalı modern bilimsel yöntemin ta kendisidir. O, kendisinden öncekilerin üzerine çıkmış bir devdi. Kendi meşhur sözünde olduğu gibi: “*Daha uzağı görebildiysem, bu benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.*” Ancak o, bu devlerin omuzlarından öylesine yükseğe sıçradı ki, geride bıraktığı dünya bir daha asla eskisi gibi olmadı. O, hem aydınlanmanın parlak meşalesini yakan, hem de simyanın karanlık alevlerinde yanmış, yalnız ve karmaşık bir dehaydı. Evreni anlama çabamızda attığımız her adım, onun açtığı yolda ilerlemektedir.