Şu an bu satırları okurken, zihninin bir köşesinde bir ses var, değil mi? "Acaba bugün ne pişirsem?", "Şu mesaja cevap vermeyi unutmuşum", "Bu yazı ne anlatıyor ki?"... Sürekli bir iç monolog, bir yorumcu, bir "ben" var orada. Peki ya o ses bir an için tamamen sussaydı?
Sadece nefes alıp verişin ve etrafındaki sessizlik kalsaydı... İşte derin meditasyonun vaat ettiği, belki de ürküttüğü şey bu: ``Benlik algısının, o bildik iç sesin geçici olarak askıya alınması.`` Ama o zaman akla takılan o kadim soru geliyor: Eğer "ben" yoksa, o sakin ve dingin halde "düşünen" kim?
`
Ben Dedikleri Şey: Bir İnşa mı, Bir Gerçeklik mi?`
Felsefe tarihi, bu "ben"in ne olduğu konusunda iki büyük kampa ayrılmış gibidir. Bir tarafta, `Descartes` gibi düşünürler var. Onun meşhur sözü, benliği düşüncenin merkezine, tartışılmaz bir gerçeklik olarak koyar:
Diğer tarafta ise, `David Hume` gibi filozoflar, ben dediğimiz şeyi bir tiyatro oyununa benzetir. Sahneye (zihnimize) ardı ardına gelen düşünce, duygu ve izlenimlerden başka bir şey göremeyiz. Sürekli bir "seyirci" aradığımızda ise, sadece bir sonraki "izlenim"e takılır kalırız. Hume, benliği bir `demet` veya bir `akış` olarak görür. Budist felsefe de burada devreye girer ve `anatta` (benliksizlik) doktriniyle sabit, değişmez bir "ben"in bir yanılsama olduğunu söyler. Meditasyon, işte bu yanılsamayı görmenin, benlik inşasının tellerini fark etmenin bir yoludur.
`
Düşünceyi Seyretmek: Seyirci mi Yoksa Sahne mi?`
Peki, meditasyonda "düşünmek" tam olarak nedir? O anda, düşünceler gelip geçerken, onlara kapılmadan izleyen bir farkındalık vardır. İşin paradoksu şurada: ``Bu farkındalık da bir tür düşünsel faaliyet gibi görünür. Ama bu, Descartes'ınki gibi yorum yapan, hikaye uyduran bir düşünce değildir.`` Daha çok, saf bir gözlem, bir `şahitlik` halidir. Bazı gelenekler buna `saf bilinç` veya `öz-farkındalık` der.
Burada "kim düşünür?" sorusunun cevabı belki de şöyle değişir: "Düşünen" diye ayrı bir fail yoktur. Tıpkı yağmurun yağması, nehrin akması gibi, düşünceler de zihnin doğal akışında ortaya çıkar. Meditasyon, bu akışa kendimizi kaptırmadan, onunla özdeşleşmeden onu gözlemlememizi sağlar. Yani düşünce olur, ama geleneksel anlamda "ben düşünüyorum" olmaz. Bu, düşüncenin sahibsizleşmesi, kişiliksizleşmesidir.
`
Sessizlikteki Ses: Felsefi Bir Çıkmaz mı?`
Ancak bu bizi zor bir noktaya getiriyor. Eğer derin bir meditatif deneyimde benlik algısı kayboluyorsa ve bu deneyimi sonradan "yaşadım" diye hatırlıyorsak, bu hatırlayan kim? Deneyimi bütünleştirip dil ile anlatan o öznel konum nereden çıkıyor? Bu, `Kant`'ın `transandantal öznesi`ne, yani deneyimi mümkün kılan bir "birleştirici bilinç" fikrine kapı açar. Belki de meditasyon, günlük benliğimizi (ego) susturur, ama arka planda işleyen, daha derin bir farkındalık katmanını ortaya çıkarır.
Sonuçta, meditasyon bize şunu fısıldıyor olabilir: Belki de ``"Ben" dediğimiz şey, düşünen değil, düşünülmüş olandır.`` Sürekli kendisi hakkında hikayeler üreten bir anlatı. Meditasyon ise bu hikayenin sayfalarını aralamak ve arkasındaki boşluğa, sessizliğe, saf varoluşa bir bakış atmaktır.
Peki sizce, o sessizlik anında geriye kalan saf farkındalık, "ben"in en öz hali midir? Yoksa "ben" dediğimiz şey, tam da o sessizliğin içinden doğan ilk düşünceyle mi başlar?
`
Felsefe tarihi, bu "ben"in ne olduğu konusunda iki büyük kampa ayrılmış gibidir. Bir tarafta, `Descartes` gibi düşünürler var. Onun meşhur sözü, benliği düşüncenin merkezine, tartışılmaz bir gerçeklik olarak koyar:
Burada "ben", düşünen bir öz, bir `ruh` veya `zihin` olarak sabit ve süreklidir. Meditasyonla susturduğumuz şey, bu özün kendisi değil, onun gürültülü düşünceleridir. Pilot koltuğunda hep o var, sadece radyoyu kapatmışızdır."Düşünüyorum, öyleyse varım."
Diğer tarafta ise, `David Hume` gibi filozoflar, ben dediğimiz şeyi bir tiyatro oyununa benzetir. Sahneye (zihnimize) ardı ardına gelen düşünce, duygu ve izlenimlerden başka bir şey göremeyiz. Sürekli bir "seyirci" aradığımızda ise, sadece bir sonraki "izlenim"e takılır kalırız. Hume, benliği bir `demet` veya bir `akış` olarak görür. Budist felsefe de burada devreye girer ve `anatta` (benliksizlik) doktriniyle sabit, değişmez bir "ben"in bir yanılsama olduğunu söyler. Meditasyon, işte bu yanılsamayı görmenin, benlik inşasının tellerini fark etmenin bir yoludur.
`
Peki, meditasyonda "düşünmek" tam olarak nedir? O anda, düşünceler gelip geçerken, onlara kapılmadan izleyen bir farkındalık vardır. İşin paradoksu şurada: ``Bu farkındalık da bir tür düşünsel faaliyet gibi görünür. Ama bu, Descartes'ınki gibi yorum yapan, hikaye uyduran bir düşünce değildir.`` Daha çok, saf bir gözlem, bir `şahitlik` halidir. Bazı gelenekler buna `saf bilinç` veya `öz-farkındalık` der.
Burada "kim düşünür?" sorusunun cevabı belki de şöyle değişir: "Düşünen" diye ayrı bir fail yoktur. Tıpkı yağmurun yağması, nehrin akması gibi, düşünceler de zihnin doğal akışında ortaya çıkar. Meditasyon, bu akışa kendimizi kaptırmadan, onunla özdeşleşmeden onu gözlemlememizi sağlar. Yani düşünce olur, ama geleneksel anlamda "ben düşünüyorum" olmaz. Bu, düşüncenin sahibsizleşmesi, kişiliksizleşmesidir.
`
Ancak bu bizi zor bir noktaya getiriyor. Eğer derin bir meditatif deneyimde benlik algısı kayboluyorsa ve bu deneyimi sonradan "yaşadım" diye hatırlıyorsak, bu hatırlayan kim? Deneyimi bütünleştirip dil ile anlatan o öznel konum nereden çıkıyor? Bu, `Kant`'ın `transandantal öznesi`ne, yani deneyimi mümkün kılan bir "birleştirici bilinç" fikrine kapı açar. Belki de meditasyon, günlük benliğimizi (ego) susturur, ama arka planda işleyen, daha derin bir farkındalık katmanını ortaya çıkarır.
Sonuçta, meditasyon bize şunu fısıldıyor olabilir: Belki de ``"Ben" dediğimiz şey, düşünen değil, düşünülmüş olandır.`` Sürekli kendisi hakkında hikayeler üreten bir anlatı. Meditasyon ise bu hikayenin sayfalarını aralamak ve arkasındaki boşluğa, sessizliğe, saf varoluşa bir bakış atmaktır.
Peki sizce, o sessizlik anında geriye kalan saf farkındalık, "ben"in en öz hali midir? Yoksa "ben" dediğimiz şey, tam da o sessizliğin içinden doğan ilk düşünceyle mi başlar?