Sabah uyanır uyanmaz ilk baktığımız şey ne? Gözlerimizi kısarak baktığımız o parlak ekran. Gün boyu işte bir ekran, sosyal medyada bir ekran, akşam eğlenmek için yine bir ekran...
Bütün bir gerçekliğimiz, ışık yayan dikdörtgenler tarafından şekilleniyor. Platon, bundan 2400 yıl önce, bir mağara alegorisi yazdığında acaba bugünü görüyor muydu? O zamanlar zincirlerle bağlıydık, şimdi ise kablosuz ağlarla. Gelin, bu düşünceyi biraz kurcalayalım.
Hatırlayalım: O Meşhur Mağara Ne Anlatıyordu?
Platon’un *Devlet* adlı eserindeki bu alegoriyi hepimiz az çok biliyoruzuzdur. Bir mağarada, sırtları çıkışa dönük, başları sabitlenmiş insanlar düşün. Arkalarında bir ateş yanıyor ve ateşle aralarında geçen nesnelerin, canlıların gölgeleri, mağaranın karşı duvarına düşüyor. Mahkumlar, hayatları boyunca sadece bu gölgeleri görüyor ve onları gerçek sanıyorlar. Ta ki içlerinden biri zincirlerini kırıp dışarı çıkana, gözleri kamaşana ve nihayet gerçek nesneleri, güneşi yani `İdealar Dünyası`’nı görene kadar.
Buradaki can alıcı nokta şu: Mağaradakiler için gölgeler, tek ve mutlak gerçekliktir. Onları uyandırmaya çalışan kişiye inanmaz, hatta öfke duyarlar. Peki ya biz? Bizim karşı duvarımız, telefon, tablet ve bilgisayar ekranlarımız değil mi?
Yeni Mağaramız: Algoritmik Gölgeler Tiyatrosu
Platon’un mağarasında gölgeleri yansıtan ateş ve nesneler vardı. Bizim mağaramızda ise bu işi `algoritmalar` ve `veri akışları` yapıyor. Bize sürekli bir "gölgeler dünyası" sunuluyor: Haberler, arkadaşlarımızın hayatlarından kareler, ideolojik yankı odaları, filtrelenmiş görseller... Hepsi, bize özel olarak seçilip sıralanıyor. Tıpkı mağaradakiler gibi, bu akışın dışında bir gerçeklik olduğunu düşünmek bile zor geliyor.
İşin ilginç yanı, Platon’a göre mağaradan çıkmak acı vericiydi (gözler kamaşır). Bugün ekranlarımızı kapatmak, sosyal medyadan uzaklaşmak da benzer bir `"dijital detoks" sancısı` yaratmıyor mu? Canımız sıkılıyor, bir şeyleri kaçırıyor olma korkusu (FOMO) sarıyor. Acaba gerçek dünyaya dönmek, sanal gölgeler dünyasından daha mı rahatsız edici?
Peki Bu Sefer "Gerçek" Nerede?
Platon için gerçek, değişmeyen, mutlak ve kusursuz `İdealar` dünyasıydı. Mağaradan çıkıp ona ulaşmak filozofun göreviydi. Peki ya şimdi? Ekranların ötesindeki "gerçek" nedir? Fiziksel dünya mı? Yoksa dijital dünya da artık gerçekliğimizin ayrılmaz, hatta bazen daha baskın bir parçası mı? Belki de artık `ikili bir gerçeklik` içinde yaşıyoruz ve filozofun yeni görevi, bu iki alemin arasında sağlıklı bir denge kurmak ve hangi gölgenin hangi ateşten yansıdığını ayırt edebilmek.
Eskinin filozofu zincirlerini kırıp dışarı çıkıyordu. Bugünün "dijital filozofu" belki de yapması gereken, ara sıra `ekranı kapatıp, başını kaldırıp etrafına bakmak, bir insanla göz teması kurmak, doğada sessizliği dinlemek`. Çünkü algoritmalar bize hep *benzer* gölgeleri göstererek bizi hapsediyor. Oysa gerçek dünya, beklenmedik, mükemmel olmayan, karmaşık ve sürprizlerle dolu.
Peki sizce durum bu kadar karamsar mı? Ekranlar, bizi tamamen pasif mağara sakinlerine mi dönüştürüyor? Yoksa bu araçları, yeni bir "ateş" yani `bilgiye ve bağlantıya ulaşmanın muazzam bir yolu` olarak da kullanabilir, yeni çıkış yolları keşfedebilir miyiz? Düşüncelerinizi merak ediyorum.
Platon’un *Devlet* adlı eserindeki bu alegoriyi hepimiz az çok biliyoruzuzdur. Bir mağarada, sırtları çıkışa dönük, başları sabitlenmiş insanlar düşün. Arkalarında bir ateş yanıyor ve ateşle aralarında geçen nesnelerin, canlıların gölgeleri, mağaranın karşı duvarına düşüyor. Mahkumlar, hayatları boyunca sadece bu gölgeleri görüyor ve onları gerçek sanıyorlar. Ta ki içlerinden biri zincirlerini kırıp dışarı çıkana, gözleri kamaşana ve nihayet gerçek nesneleri, güneşi yani `İdealar Dünyası`’nı görene kadar.
"İnsanlar, kendilerine ve başkalarına, yalnızca ellerinin yaptığı şeylerin gölgelerini gösterirler."
Buradaki can alıcı nokta şu: Mağaradakiler için gölgeler, tek ve mutlak gerçekliktir. Onları uyandırmaya çalışan kişiye inanmaz, hatta öfke duyarlar. Peki ya biz? Bizim karşı duvarımız, telefon, tablet ve bilgisayar ekranlarımız değil mi?
Platon’un mağarasında gölgeleri yansıtan ateş ve nesneler vardı. Bizim mağaramızda ise bu işi `algoritmalar` ve `veri akışları` yapıyor. Bize sürekli bir "gölgeler dünyası" sunuluyor: Haberler, arkadaşlarımızın hayatlarından kareler, ideolojik yankı odaları, filtrelenmiş görseller... Hepsi, bize özel olarak seçilip sıralanıyor. Tıpkı mağaradakiler gibi, bu akışın dışında bir gerçeklik olduğunu düşünmek bile zor geliyor.
İşin ilginç yanı, Platon’a göre mağaradan çıkmak acı vericiydi (gözler kamaşır). Bugün ekranlarımızı kapatmak, sosyal medyadan uzaklaşmak da benzer bir `"dijital detoks" sancısı` yaratmıyor mu? Canımız sıkılıyor, bir şeyleri kaçırıyor olma korkusu (FOMO) sarıyor. Acaba gerçek dünyaya dönmek, sanal gölgeler dünyasından daha mı rahatsız edici?
Platon için gerçek, değişmeyen, mutlak ve kusursuz `İdealar` dünyasıydı. Mağaradan çıkıp ona ulaşmak filozofun göreviydi. Peki ya şimdi? Ekranların ötesindeki "gerçek" nedir? Fiziksel dünya mı? Yoksa dijital dünya da artık gerçekliğimizin ayrılmaz, hatta bazen daha baskın bir parçası mı? Belki de artık `ikili bir gerçeklik` içinde yaşıyoruz ve filozofun yeni görevi, bu iki alemin arasında sağlıklı bir denge kurmak ve hangi gölgenin hangi ateşten yansıdığını ayırt edebilmek.
Eskinin filozofu zincirlerini kırıp dışarı çıkıyordu. Bugünün "dijital filozofu" belki de yapması gereken, ara sıra `ekranı kapatıp, başını kaldırıp etrafına bakmak, bir insanla göz teması kurmak, doğada sessizliği dinlemek`. Çünkü algoritmalar bize hep *benzer* gölgeleri göstererek bizi hapsediyor. Oysa gerçek dünya, beklenmedik, mükemmel olmayan, karmaşık ve sürprizlerle dolu.
Peki sizce durum bu kadar karamsar mı? Ekranlar, bizi tamamen pasif mağara sakinlerine mi dönüştürüyor? Yoksa bu araçları, yeni bir "ateş" yani `bilgiye ve bağlantıya ulaşmanın muazzam bir yolu` olarak da kullanabilir, yeni çıkış yolları keşfedebilir miyiz? Düşüncelerinizi merak ediyorum.