Bir düşünün: Dünya, büyülerin ve simya iksirlerinin, dört unsurun ve mistik arayışların hakim olduğu, bilimin henüz karanlık bir labirentte yolunu aradığı bir çağda yaşıyorsunuz. İşte bu puslu atmosferin ortasında, aristokrat bir ailenin yedinci oğlu olarak dünyaya gelen genç bir adam, sadece kendi merakının peşinden giderek tüm bu kabul edilmiş gerçekleri paramparça edecek, modern bilimin temellerini atacaktı. O, Robert Boyle'du. Adı, bugün her lise öğrencisinin ezberlediği bir gaz yasasıyla anılsa da, onun hikayesi çok daha derin, çok daha kişisel ve inanılmaz derecede insani bir mücadeleden ibarettir. Bu, sadece bir bilim insanının değil; inancıyla aklı, servetiyle tevazuu, hastalıklı bedeniyle yenilmez zihnini uzlaştırmaya çalışan bir filozofun, bir “deneysel filozofun” destansı yolculuğudur. Onun laboratuvarı, sıradan bir çalışma odası değil, görünmez olanı görünür kılmak, kaosu düzene sokmak için verilen kutsal bir savaşın meydanıydı. |
|
- Tam Adı: Robert Boyle
- Doğum: 25 Ocak 1627, Lismore Kalesi, Waterford Kontluğu, İrlanda
- Ölüm: 31 Aralık 1691, Londra, İngiltere
- Unvanları: Doğa Filozofu, Kimyager, Fizikçi, İlahiyatçı
- En Büyük Mirası: Modern Kimyanın ve Deneysel Bilim Metodunun Kurucu Babası
- Simge Eseri: "The Sceptical Chymist" (Kuşkucu Kimyager, 1661)
- Ölümsüz Yasası: Boyle–Mariotte Yasası (Basınç-Hacim İlişkisi)
Robert Boyle, İrlanda’nın en zengin adamı olan “Büyük” Richard Boyle’un oğlu olarak, Lismore Kalesi’nde dünyaya geldi. Altın kaplamalı bir hayat onu bekliyor gibiydi. Ancak Robert, av partileri ve saray entrikaları yerine, kitapların sessiz dünyasını tercih etti. Genç yaşta kaybettiği annesinin yokluğu ve babasının katı disiplini, onu içe dönük ve derin düşünceli bir insan haline getirdi. Eton Koleji’ndeki eğitimi ve ardından genç bir asilzadeyi tamamlaması beklenen “Büyük Tur” sırasında, Galileo’nun ölüm haberiyle sarsıldı. Bu olay, onun zihninde bir kıvılcım çaktırdı: Hakikat arayışı, bazen otoriteye meydan okumayı gerektirirdi. İç savaşın gölgesinde İngiltere’ye döndüğünde, mirasından payına düşen servetle alışılagelmiş bir hayat sürebilirdi. Fakat o, bu serveti dünyanın işleyişini anlamak için bir araç olarak gördü. Oxford’a yerleşti ve “Görünmez Kolej”in bir parçası oldu; bu, daha sonra Kraliyet Cemiyeti’ne dönüşecek, deneysel felsefeyi savunan bir grup dâhinin gayriresmi buluşmalarıydı. Burada, aristokrat kıyafetlerini bir kenara bırakıp, deri önlüğünü giyen Boyle, artık bir asilzade değil, bir hakikat avcısıydı.
Boyle’un yaşadığı dönemde, maddeyi anlama çabası simyanın mistik ve gizemli diline hapsolmuştu. Her şey toprak, hava, ateş ve suyun birleşiminden ibaretti; metallerin dönüşümü ve filozof taşı peşinde koşmak ise en büyük amaçtı. Boyle, bu bulanık dünyaya şüpheyle yaklaştı. 1661’de yayımladığı “Kuşkucu Kimyager” adlı başyapıtı, adeta bir manifesto gibiydi. Kitap, simyacıların ve Aristotelesçilerin dogmalarını, diyalog formunda, zarif ama acımasızca sorguladı. Ona göre, madde farklı “elementlerden” değil, farklı “taneciklerden” veya “corpuscle”lardan oluşuyordu. Bu, modern atom teorisine giden yoldaki en önemli dönemeçlerden biriydi. Ancak Boyle’un devrimi sadece teoride değildi. O, “deneysel filozofi” dediği şeyin en ateşli savunucusuydu. Bir şeyi kanıtlamanın tek yolu, onu dikkatle tasarlanmış bir deneyle göstermekti. Vakum pompasını geliştirerek –ki bu o dönem için inanılmaz bir teknolojiydi– havanın basıncını, yanmayı, sesin iletimini araştırdı. Ünlü deneyinde, bir J-tüpü içindeki havayı sıkıştırarak basınç ve hacim arasındaki ters orantılı ilişkiyi keşfetti. Bugün “Boyle Yasası” olarak bildiğimiz bu ilişki, onun adını fizik ders kitaplarına altın harflerle yazdırdı.
"Doğa yasaları, Tanrı'nın evrene koyduğu düzenin kanıtlarıdır."
Boyle’u sıradan bir bilim insanının ötesine taşıyan şey, onun derin dini inancıyla bilimsel arayışını nasıl harmanladığıydı. Onun için, doğayı incelemek, Tanrı’nın yarattığı mükemmel mekanizmayı anlamaya çalışmaktan başka bir şey değildi. Her deney, her keşif, ilahi bir kitabın ayetlerini çözmek gibiydi. Bu nedenle, bilim ve din onun dünyasında asla çatışmadı; tam aksine, birbirini tamamlayan iki hakikat arayışıydı. Servetinin önemli bir kısmını, İncil’in farklı dillere çevrilmesi ve yayılması için harcadı. “Boyle Konferansları”nı kurarak, Hıristiyan dininin akılcı temellerini savunmak için bir fon oluşturdu. Bu konferanslar günümüzde hala devam etmektedir. Sürekli hastalıklarla boğuşan, bedeni zayıf bir adam olan Boyle, zihninin gücü ve sarsılmaz inancı sayesinde, inanılmaz bir verimlilikle çalıştı. Ölüm döşeğindeyken bile, el yazmalarını düzenlemek ve tamamlamak için çaba harcıyordu.
Robert Boyle, 1691’in son gününde, yeni bir yılın eşiğinde hayata gözlerini yumdu. Ardında, yalnızca bir gaz yasası değil, kökten değişmiş bir düşünme biçimi bıraktı. Onun en büyük mirası, bilginin kaynağının otorite veya kadim metinler değil, dikkatli gözlem, kontrollü deney ve eleştirel akıl olduğu fikridir. Kraliyet Cemiyeti’nin kuruluşundaki rolü ve bilimsel yayıncılığa verdiği önem, bilginin paylaşımını demokratikleştirdi. Simyayı kimyaya dönüştürerek, maddeler dünyasını büyülerden arındırıp, ölçülebilir, test edilebilir bir disiplin haline getirdi. Bugün laboratuvarda beyaz önlüğü giyen her araştırmacı, onun “kuşkucu” ve deneysel ruhunun bir varisidir. Robert Boyle, sadece neyi bildiğimizi değil, nasıl bildiğimizi de sonsuza dek değiştiren, sessiz ve mütevazı bir devdi. O, hakikatin, hem deney tüpünün içinde hem de insan ruhunun derinliklerinde aranması gerektiğini bize öğreten adamdı.