Kahvemi yudumlarken düşünüyorum da, hayatımızdaki en büyük kaygılardan biri, sanki bir "kullanma kılavuzu"nun eksikliği değil mi?
Doğduğumuzda bize verilen bir din, bir ahlak kodu, "kadın şöyle olmalı", "erkek böyle davranmalı", "iyi bir hayat şudur" gibi hazır kalıplar... İşte `Jean-Paul Sartre` ve varoluşçular tam da bu noktada devrim yapıyor. Onlar diyor ki: "Durun! Önce siz varsınız. 'Kim olduğunuz'un kılavuzu, yani `özünüz`, sonradan, sizin yaptığınız seçimlerle oluşuyor." Meşhur sözü: `
`
Özgürlük mü, Terk Edilmişlik mi?`
Sartre'ın özgürlük anlayışı, "istediğimi yaparım" keyfiyeti değil. Aksine, kaçınılmaz bir `yük`. Çünkü eğer özümüzü belirleyen bir tanrı, değişmez bir insan doğası ya da yazgı yoksa, o zaman yaptığımız her şeyden, hatta yapmadığımız her şeyden de biz sorumluyuz.
Otobüste yaşlı birine yer vermemek, bir yalan söylemek, bir kariyer seçmek... Bunların hepsi, "insan" kavramını benim seçimlerimle tanımladığım anlamına geliyor. Sartre buna `"kendinden sorumlu olmak"` diyor. Ve işin en çarpıcı yanı: `Sadece kendimizden değil, tüm insanlıktan sorumlu hissediyoruz. Çünkü yaptığımız her seçim, "insan böyle yapmalıdır" mesajı veriyor.` Bu, inanılmaz bir yalnızlık. Hiçbir ilahi rehber, hiçbir mutlak ahlak kuralı yok. Karar anında, evrenin tüm ağırlığı omuzlarımızda. Sartre buna `"terk edilmişlik"` (abandonment) adını veriyor.
`
Kötü Niyet: Kendimize Oynadığımız Oyun`
Peki bu dayanılmaz sorumluluk ve yalnızlıkla nasıl baş ediyoruz? Sartre'a göre çoğumuz, `"kötü niyet"` (mauvaise foi) ile.
Kendimizi kandırıyoruz! "Ben böyleyim, değişemem" diyerek (sabit bir öz uydurarak) ya da "Zorundaydım, toplum kuralları öyle, patronum öyle istedi" diyerek (seçimlerimizin sorumluluğunu başkasına atarak) özgürlüğümüzden kaçıyoruz. Bir garsonu düşünün: tüm hareketleri "garson" rolünün bir kuklası gibidir. İşte biz de hayatta sıklıkla "iyi eş", "sadık çalışan", "geleneksel insan" rollerimize sığınıp, aslında bu rolleri her an seçtiğimizi ve değiştirebileceğimizi unutuyoruz. Bu, yalnızlıktan bir sığınak. Ama sahte bir sığınak.
`
Umutsuzluğun İçindeki Eylem Çağrısı`
Peki bu radikal özgürlük ve yalnızlık manzarası bizi umutsuzluğa mı sürüklemeli? Sartre için asla!
Onun felsefesi bir `eylem çağrısıdır`. Evet, rehber yok. Evet, dünya "saçma" (absurd) olabilir. Ama tam da bu nedenle, ona anlamı `verecek olan biziz`. Bu yalnızlık, aynı zamanda muazzam bir güç. Tarih, toplum, ilişkiler... Hepsi, insanların özgür seçimleriyle şekilleniyor. Yani değiştirilebilir. Sartre'ın kendisi de bu felsefeyi sadece yazmakla kalmadı, siyasi eylemleriyle hayat geçirdi.
Belki de Sartre bizi yalnız bırakmadı. Sadece, yanımızda hayat boyu taşıyacağımız bir aynayı elimize tutuşturdu.
O aynada, mazeretlerimizin arkasına saklanmış halimizi görüyoruz ve bu rahatsız edici. Ama aynı aynada, `kendi hayatımızın mimarı olma, onu olduğundan daha iyi, daha anlamlı kılma potansiyelimizi de görüyoruz.` O hazır kılavuzları arayışımız, aslında özgürlükten kaçışımız mı?
**Sizce, Sartre'ın bu "terk edilmiş" özgürlüğü bir lanet mi, yoksa insan olmanın en büyük lütfu mu? Hayatınızda "kötü niyet"e sığındığınız anları ne zaman fark ediyorsunuz?**
` İlk duyduğumuzda özgürlük gibi, heyecan verici gibi geliyor, değil mi? "Ne güzel, ben kendimi inşa edeceğim!" Peki ya sonrası? Bu sözün arkasındaki o muazzam ve ürpertici sorumluluk duygusu... Sartre bizi özgür bırakırken, dipsiz bir yalnızlığa da mı itti? Gelin bu ikilemin derinlerine inelim."Varoluş özden önce gelir."
`
Sartre'ın özgürlük anlayışı, "istediğimi yaparım" keyfiyeti değil. Aksine, kaçınılmaz bir `yük`. Çünkü eğer özümüzü belirleyen bir tanrı, değişmez bir insan doğası ya da yazgı yoksa, o zaman yaptığımız her şeyden, hatta yapmadığımız her şeyden de biz sorumluyuz.
`
Peki bu dayanılmaz sorumluluk ve yalnızlıkla nasıl baş ediyoruz? Sartre'a göre çoğumuz, `"kötü niyet"` (mauvaise foi) ile.
`
Peki bu radikal özgürlük ve yalnızlık manzarası bizi umutsuzluğa mı sürüklemeli? Sartre için asla!
Belki de Sartre bizi yalnız bırakmadı. Sadece, yanımızda hayat boyu taşıyacağımız bir aynayı elimize tutuşturdu.
**Sizce, Sartre'ın bu "terk edilmiş" özgürlüğü bir lanet mi, yoksa insan olmanın en büyük lütfu mu? Hayatınızda "kötü niyet"e sığındığınız anları ne zaman fark ediyorsunuz?**