Sabah alarmı çalıyor, kahvaltı yapıyorsunuz, işe gidiyorsunuz, akşam eve dönüyorsunuz. Her şey bir döngü. Sonra bir an durup düşünüyorsunuz: "Bütün bunların anlamı ne?"
İşte o an, Albert Camus'nün deyimiyle "absürt" ile yüz yüze geliyorsunuz. İnsanın anlam arayan zihni ile bu arayışa kayıtsız, sessiz ve anlamsız görünen evren arasındaki o kopukluk, o uçurum. Peki, böyle bir dünyada, gülümsemek, küçük şeylerden keyif almak, "mutlu" hissetmek, gerçekten bir tür cehalet, bir tür aptallık mı? Yoksa en derin isyan mı? 
Sisifos'un Kahkahası ve İsyan
Camus bize Sisifos'u anlatır. Tanrılar tarafından, bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla lanetlenmiş bir adam. Tam tepeye ulaştığında kaya aşağı yuvarlanır ve Sisifos yeniden başlamak zorundadır. Sonsuz, anlamsız bir çaba. Peki Camus bu hikayede trajik bir kahraman mı görür? Hayır. Ona göre, Sisifos'u mutlu hayal etmeliyiz. Çünkü isyanı, bu anlamsız görevi sahiplenmesinde ve onun efendisi olmasındadır. Kayayı ittiği o iniş yolunda, dünyanın sessizliğine karşı kendi bilinci ve özgürlüğü vardır.
Yani Camus için, absürtün farkına varmak ilk adımdır. İkinci ve en önemli adım ise, bu anlamsızlığa rağmen, hatta onun sayesinde yaşamı dolu dolu yaşamak, her anının bilincinde olmaktır. Buradaki mutluluk, aptalca bir neşe değil, trajik bir zafer bilincidir.
Diğer Taraftan Bakış: Mutluluk Bir Aldanma mı?
Peki ya felsefe tarihinde, bu "günlük mutluluk"a daha şüpheci bakanlar? Mesela Arthur Schopenhauer için hayat, temelde bir acı ve tatminsizlik sürecidir. İsteklerimiz bizi sürükler, onları tatmin etsek bile sıkıntı başlar. Ona göre, sürekli bir mutluluk peşinde koşmak, gerçekliği görememektir. Bilgeliğin yolu, bu dürtülerden arınmak ve acıyı azaltmaktır. Yani Schopenhauer'ın gözünde, absürt bir dünyada değil, *her* dünyada sıradan mutluluk, yüzeysel ve aldatıcı bir şey olabilir.
Ya da Friedrich Nietzsche'yi düşünelim. O, "Tanrı öldü" dediğinde, geleneksel anlam kaynaklarımızın çöktüğünü ilan ediyordu. Bu bir krizdi, ama aynı zamanda muazzam bir özgürlük alanıydı. Nietzsche için mesele, haz peşinde koşan basit bir mutluluk değil, trajik olanı bile kucaklayarak, kendi değerlerini yaratan, "evet" diyebilen üst-insan olmaktı. Bu, Camus'nün isyanına belki de daha güçlü bir "evet"tir.
Peki Ya Biz? Kahve İçerken Düşünmek...
İşin ilginç yanı, bu felsefi tartışma sandığımızdan daha yakın. Günlük hayatta bir trafik sıkışıklığında öfkeden deliye dönebiliriz (absürt!). Ama aynı anda, radyoda çalan sevdiğimiz bir şarkıya eşlik edip gülümseyebiliriz (mutluluk!). İkisi aynı anda var olabilir mi?

Belki de mesele, mutluluğu ne olarak tanımladığımızda gizli. Eğer mutluluk, dünyanın tüm kötülüklerini görmezden gelmek, pembe bir balonun içinde yaşamak anlamına geliyorsa, belki de bu bir tür kaçıştır. Ama eğer mutluluk, tüm bu anlamsızlık ve zorlukların farkında olarak, yine de içinde bulunduğun ana, sevdiklerine, yaptığın küçük iyiliklere değer vermekse, bu belki de insan ruhunun en büyük başarısıdır.
Gelin şu açıdan bakalım: Absürt, bize bir masal anlatılmadığını, bir senaryo yazılmadığını hatırlatır. Bu, hem dehşet verici hem de özgürleştiricidir. Çünkü senaryo yoksa, oyunu kendi kurallarımızla oynama şansımız var demektir. O küçük mutluluk anları, belki de bizim yazdığımız kuralların ta kendisidir.
Peki sizce?
Sisifos, o kaya ile uğraşırken, dağın eteğinde açan bir çiçeği fark etse ve gülümsese, bu onun isyanını zayıflatır mıydı, yoksa güçlendirir miydi? **Siz, anlamın olmadığını bildiğiniz bir dünyada, yine de mutlu anlar yaşadığınızda kendinizi "aptal" hissediyor musunuz, yoksa "dirençli" mi?**
Camus bize Sisifos'u anlatır. Tanrılar tarafından, bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla lanetlenmiş bir adam. Tam tepeye ulaştığında kaya aşağı yuvarlanır ve Sisifos yeniden başlamak zorundadır. Sonsuz, anlamsız bir çaba. Peki Camus bu hikayede trajik bir kahraman mı görür? Hayır. Ona göre, Sisifos'u mutlu hayal etmeliyiz. Çünkü isyanı, bu anlamsız görevi sahiplenmesinde ve onun efendisi olmasındadır. Kayayı ittiği o iniş yolunda, dünyanın sessizliğine karşı kendi bilinci ve özgürlüğü vardır.
"Sisifos'u mutlu olarak tasavvur etmek gerekir." - Albert Camus
Yani Camus için, absürtün farkına varmak ilk adımdır. İkinci ve en önemli adım ise, bu anlamsızlığa rağmen, hatta onun sayesinde yaşamı dolu dolu yaşamak, her anının bilincinde olmaktır. Buradaki mutluluk, aptalca bir neşe değil, trajik bir zafer bilincidir.
Peki ya felsefe tarihinde, bu "günlük mutluluk"a daha şüpheci bakanlar? Mesela Arthur Schopenhauer için hayat, temelde bir acı ve tatminsizlik sürecidir. İsteklerimiz bizi sürükler, onları tatmin etsek bile sıkıntı başlar. Ona göre, sürekli bir mutluluk peşinde koşmak, gerçekliği görememektir. Bilgeliğin yolu, bu dürtülerden arınmak ve acıyı azaltmaktır. Yani Schopenhauer'ın gözünde, absürt bir dünyada değil, *her* dünyada sıradan mutluluk, yüzeysel ve aldatıcı bir şey olabilir.
Ya da Friedrich Nietzsche'yi düşünelim. O, "Tanrı öldü" dediğinde, geleneksel anlam kaynaklarımızın çöktüğünü ilan ediyordu. Bu bir krizdi, ama aynı zamanda muazzam bir özgürlük alanıydı. Nietzsche için mesele, haz peşinde koşan basit bir mutluluk değil, trajik olanı bile kucaklayarak, kendi değerlerini yaratan, "evet" diyebilen üst-insan olmaktı. Bu, Camus'nün isyanına belki de daha güçlü bir "evet"tir.
İşin ilginç yanı, bu felsefi tartışma sandığımızdan daha yakın. Günlük hayatta bir trafik sıkışıklığında öfkeden deliye dönebiliriz (absürt!). Ama aynı anda, radyoda çalan sevdiğimiz bir şarkıya eşlik edip gülümseyebiliriz (mutluluk!). İkisi aynı anda var olabilir mi?
Belki de mesele, mutluluğu ne olarak tanımladığımızda gizli. Eğer mutluluk, dünyanın tüm kötülüklerini görmezden gelmek, pembe bir balonun içinde yaşamak anlamına geliyorsa, belki de bu bir tür kaçıştır. Ama eğer mutluluk, tüm bu anlamsızlık ve zorlukların farkında olarak, yine de içinde bulunduğun ana, sevdiklerine, yaptığın küçük iyiliklere değer vermekse, bu belki de insan ruhunun en büyük başarısıdır.
Gelin şu açıdan bakalım: Absürt, bize bir masal anlatılmadığını, bir senaryo yazılmadığını hatırlatır. Bu, hem dehşet verici hem de özgürleştiricidir. Çünkü senaryo yoksa, oyunu kendi kurallarımızla oynama şansımız var demektir. O küçük mutluluk anları, belki de bizim yazdığımız kuralların ta kendisidir.
Peki sizce?