Şu sahneyi bir düşünün:
Ailenizle yemektesiniz. Konu, sizin kariyerinize geliyor. Anneniz, "Komşunun oğlu avukat oldu, çok güzel para kazanıyor, keşke sen de..." diye bir cümleye başlıyor. İçinizde bir şey sanki küçülüyor, bir yanınız "Ama ben grafik tasarımcısı olmak istiyorum, bu benim ahlaki duruşumla, yaratıcılık anlayışımla daha uyumlu" diye haykırıyor. Diğer yanınız ise onları hayal kırıklığına uğratmaktan, "saygısız" damgası yemekten korkuyor. İşte o an, felsefenin en kadim ve kişisel savaş alanlarından birindesiniz: ``**Dışarıdan dayatılan "iyi" ile içimizdeki "doğru" arasındaki savaş.**``
Peki, bu sadece modern bir "kuşak çatışması" mı? Hiç sanmıyorum. Kökleri, felsefenin ta temeline, ``Sokrates``'e kadar uzanıyor. Sokrates, Atina devletinin ve geleneksel tanrılarının otoritesine karşı, kendi içsel ``daimon``'unun (sesinin) peşinden gittiği için ölüme mahkum edilmişti. Onun trajedisi bize şunu soruyor: Toplumsal (ve ailevi) beklentiler, bireyin vicdanından daha mı üstündür?
`
İki Büyük Kamp: Toplum Mu, Birey Mi?`
Bu soruya verilen cevaplar, felsefe tarihinde iki büyük damar oluşturur. Bir yanda, ``Aristoteles`` gibi düşünürler var. Ona göre insan, "``zoon politikon``" yani toplumsal bir canlıdır. Erdemlerimiz, içinde bulunduğumuz toplulukla (aileden başlayarak) uyum içinde yaşayarak gelişir. Aile beklentileri, bu sosyal dokunun bir parçasıdır ve onlara saygı, bir erdem, hatta bir ``ahlaki yükümlülük`` olarak görülebilir. Burada ahlak, uyum ve sorumluluk üzerine kuruludur.
Diğer yanda ise ``Immanuel Kant``'ın keskin çizgisi durur. Kant için gerçek ahlak, ``özerklik`` ile başlar. Yani, kendi aklınla, kendi belirlediğin evrensel ilkelere göre hareket etmek. Dışarıdan gelen bir beklenti (ister aileden ister toplumdan) sırf otorite olduğu için yerine getiriliyorsa, bu Kant'ın deyimiyle ``"heteronomi"``dir (başka yasadan gelme) ve ahlaki değildir. Ona göre asıl sorumluluk, kendi vicdanına karşıdır.
`
`
Beklenti ile Ahlak Çatıştığında`
Pratikte işler bu kadar siyah-beyaz değil elbette.
Bazen ailenin beklentisi (örneğin "dürüst ol") sizin ahlaki ilkenizle tamamen örtüşür. Sorun, ``**çatışma anında**`` ortaya çıkar. Diyelim ki aileniz sizden, iş hayatında "herkes yapıyor" mantığıyla etik olmayan bir davranışta bulunmanızı, hatta bunu "akıllılık" olarak görmenizi bekliyor. İşte o zaman, ``Friedrich Nietzsche``'nin değindiği "sürü ahlakı" ile "üst-insan"ın kendi değerlerini yaratması arasındaki gerilimi hissedersiniz. Ailenin beklentisi, genellikle güvenli, onaylanmış, geleneksel "sürü" yoludur. Kendi ahlakınız ise keşfedilmemiş, riskli bir patika olabilir.
Peki ya ``Simone de Beauvoir``'ın sözleri? O, "``İnsan özgürlüğe mahkumdur``" derken, bu özgürlüğün getirdiği ezici sorumluluğa da işaret eder. Ailenin beklentilerini reddetmek özgür bir seçimdir, ama bu seçimin tüm sonuçlarına (hayal kırıklıkları, yalnızlık, maddi zorluklar) da katlanmak zorundasınızdır. Bu, ahlaktan ödün vermek değil, belki de ``**ahlakın en ağır yükünü sırtlanmaktır.**``
Öyleyse, bu ikilemde "ödün" nedir? Bence asıl ödün, ``otantik olmamak``, kendi değerler sisteminizi hiç sorgulamadan, sırf dış baskıyla terk etmektir. Bazen ailenizin beklentisini karşılamak, sizin derinlerdeki ahlaki yargınızla da uyumlu olabilir. Önemli olan, o seçimi ``körü körüne`` değil, ``bilinçli ve özerk`` bir şekilde yapabilmek. Yani, "Ailem istediği için" değil, "Bu beklenti, benim de onayladığım bir değere hizmet ettiği için" diyebilmek.
Soru şu:
Sizce, ailevi beklentilerle çatıştığımızda, onlara uymak her zaman bir "teslimiyet", karşı çıkmak ise her zaman bir "erdem" midir? Yoksa gerçek erdem, bu iki kutup arasında, kendi içsel pusulamızla yürümeyi öğrenmekte mi gizlidir? Siz nerede duruyorsunuz?
Peki, bu sadece modern bir "kuşak çatışması" mı? Hiç sanmıyorum. Kökleri, felsefenin ta temeline, ``Sokrates``'e kadar uzanıyor. Sokrates, Atina devletinin ve geleneksel tanrılarının otoritesine karşı, kendi içsel ``daimon``'unun (sesinin) peşinden gittiği için ölüme mahkum edilmişti. Onun trajedisi bize şunu soruyor: Toplumsal (ve ailevi) beklentiler, bireyin vicdanından daha mı üstündür?
`
Bu soruya verilen cevaplar, felsefe tarihinde iki büyük damar oluşturur. Bir yanda, ``Aristoteles`` gibi düşünürler var. Ona göre insan, "``zoon politikon``" yani toplumsal bir canlıdır. Erdemlerimiz, içinde bulunduğumuz toplulukla (aileden başlayarak) uyum içinde yaşayarak gelişir. Aile beklentileri, bu sosyal dokunun bir parçasıdır ve onlara saygı, bir erdem, hatta bir ``ahlaki yükümlülük`` olarak görülebilir. Burada ahlak, uyum ve sorumluluk üzerine kuruludur.
Diğer yanda ise ``Immanuel Kant``'ın keskin çizgisi durur. Kant için gerçek ahlak, ``özerklik`` ile başlar. Yani, kendi aklınla, kendi belirlediğin evrensel ilkelere göre hareket etmek. Dışarıdan gelen bir beklenti (ister aileden ister toplumdan) sırf otorite olduğu için yerine getiriliyorsa, bu Kant'ın deyimiyle ``"heteronomi"``dir (başka yasadan gelme) ve ahlaki değildir. Ona göre asıl sorumluluk, kendi vicdanına karşıdır.
`
``
"Aklını kendin kullanma cesaretini göster!"
`
`
Pratikte işler bu kadar siyah-beyaz değil elbette.
Peki ya ``Simone de Beauvoir``'ın sözleri? O, "``İnsan özgürlüğe mahkumdur``" derken, bu özgürlüğün getirdiği ezici sorumluluğa da işaret eder. Ailenin beklentilerini reddetmek özgür bir seçimdir, ama bu seçimin tüm sonuçlarına (hayal kırıklıkları, yalnızlık, maddi zorluklar) da katlanmak zorundasınızdır. Bu, ahlaktan ödün vermek değil, belki de ``**ahlakın en ağır yükünü sırtlanmaktır.**``
Öyleyse, bu ikilemde "ödün" nedir? Bence asıl ödün, ``otantik olmamak``, kendi değerler sisteminizi hiç sorgulamadan, sırf dış baskıyla terk etmektir. Bazen ailenizin beklentisini karşılamak, sizin derinlerdeki ahlaki yargınızla da uyumlu olabilir. Önemli olan, o seçimi ``körü körüne`` değil, ``bilinçli ve özerk`` bir şekilde yapabilmek. Yani, "Ailem istediği için" değil, "Bu beklenti, benim de onayladığım bir değere hizmet ettiği için" diyebilmek.
Soru şu: