Sabahın köründe kalkıyorsun, kahveni yudumlarken takvimin açıyorsun ve bakıyorsun: "Saat 10:00 - Stratejik Planlama Toplantısı". İçinden bir ses, "Bu neyin nesi?" diye soruyor. O toplantıda söyleneceklerin, alınacak (ve asla uygulanmayacak) kararların, sonsuz evrende, ölümlü bir varlık olarak senin için *gerçekten* bir anlamı var mı? İşte tam da burada, kahvemizi yudumlarken, `Albert Camus` ve onun `Saçma (Absürd)` felsefesi kapımızı çalıyor. 

Camus bize şunu söylüyor: İnsan, yaşamına anlam arayan bir varlıktır. Ama evren soğuk, sessiz ve kayıtsızdır. Bu ikisi arasındaki uçurum, o meşhur `"Saçma"`yı doğurur. İntihar veya inanç sistemlerine sığınmak bir kaçıştır. Asıl kahramanlık, bu saçmalığı kucaklayıp, ona rağmen yaşamaya devam etmek, yani `Başkaldırı`dır. Peki ya bizim o toplantılar, raporlar, haftalık rutinlerimiz? Camus'nün gözünden bakınca, bunlar da evrenin kayıtsızlığı karşısında kurduğumuz küçük, anlamlıymış gibi davrandığımız tiyatrolar değil mi?
Toplantı Masası: Modern Sisyphos'un Kayası
Camus, `Sisifos` mitini anlatırken aslında modern insanın portresini çiziyor bence. Sisifos, tanrılar tarafından bir kayayı sürekli tepeye çıkarmakla, kaya aşağı yuvarlandığında ise yeniden başlamakla cezalandırılır. ``Acaba o kaya, bizim bitmek bilmeyen projelerimiz, her pazartesi yenilenen hedeflerimiz, her cuma doldurduğumuz haftalık raporlarımız olabilir mi?` Sisifos, kayasını tepeye iterken onun saçmalığının farkındadır. İşte bu bilinç, onun trajedisini zaferine dönüştürür. Camus şöyle bitirir ünlü denemesini:
Peki biz, o toplantı odasında, aynı gündem maddelerini tartışırken, bu saçmalığın bilincinde miyiz? Yoksa sadece kayanın ağırlığını hissedip sızlanan, bilinçsiz Sisifos'lar mıyız?
Başkaldırının Pratik Hali: "Evet" Demek mi, "Hayır" Demek mi?
Burada kritik bir ayrıma geliyoruz. Camus'cü başkaldırı, her şeye küsmek, ofisten ayrılıp bir dağ başına çıkmak değildir. `Tam tersine, saçma olanı görerek ve kabul ederek, ona rağmen yaşamaya devam etmektir.` Bu, toplantıya katılmamak değil, ona yüklediğimiz kutsal anlamı söküp atmak olabilir. O toplantı artık "varoluşsal amacım" değil, "işbirliği yapmak ve geçimimi sağlamak için katlandığım bir ritüel"dir. Bu bilinçle oturduğun sandalyede, her şey değişir. Anlamsızlığın ağırlığı, özgürlüğün hafifliğine dönüşebilir.
Belki de `Gerçek başkaldırı`, patronun "Bu proje çok kritik!" dediği yerde, içinden "Aslında hiçbir şey evrende kritik değil, ama tamam, yapalım" diye düşünebilmektir. Bu bir kayıtsızlık değil, derin bir özgürleşmedir. Artakalan zamanında ve enerjinde, senin için gerçekten değerli olan şeylere (sevgi, sanat, dostluk, keyif) daha fazla yer açabilirsin.
Peki ya sizce? O toplantı odasında, PowerPoint slaytlarına bakarken, ``kayamızı bilinçli bir şekilde iten, mutlu Sisifos'lar olmayı başarabiliyor muyuz? Yoksa modern dünya, bizi bu başkaldırı bilincinden sürekli uzaklaştıran anlamsız törenlerle mi dolu?` Gelin tartışalım.

Camus bize şunu söylüyor: İnsan, yaşamına anlam arayan bir varlıktır. Ama evren soğuk, sessiz ve kayıtsızdır. Bu ikisi arasındaki uçurum, o meşhur `"Saçma"`yı doğurur. İntihar veya inanç sistemlerine sığınmak bir kaçıştır. Asıl kahramanlık, bu saçmalığı kucaklayıp, ona rağmen yaşamaya devam etmek, yani `Başkaldırı`dır. Peki ya bizim o toplantılar, raporlar, haftalık rutinlerimiz? Camus'nün gözünden bakınca, bunlar da evrenin kayıtsızlığı karşısında kurduğumuz küçük, anlamlıymış gibi davrandığımız tiyatrolar değil mi?
Camus, `Sisifos` mitini anlatırken aslında modern insanın portresini çiziyor bence. Sisifos, tanrılar tarafından bir kayayı sürekli tepeye çıkarmakla, kaya aşağı yuvarlandığında ise yeniden başlamakla cezalandırılır. ``Acaba o kaya, bizim bitmek bilmeyen projelerimiz, her pazartesi yenilenen hedeflerimiz, her cuma doldurduğumuz haftalık raporlarımız olabilir mi?` Sisifos, kayasını tepeye iterken onun saçmalığının farkındadır. İşte bu bilinç, onun trajedisini zaferine dönüştürür. Camus şöyle bitirir ünlü denemesini:
"Sisifos'u mutlu olarak tasavvur etmeliyiz."
Peki biz, o toplantı odasında, aynı gündem maddelerini tartışırken, bu saçmalığın bilincinde miyiz? Yoksa sadece kayanın ağırlığını hissedip sızlanan, bilinçsiz Sisifos'lar mıyız?
Burada kritik bir ayrıma geliyoruz. Camus'cü başkaldırı, her şeye küsmek, ofisten ayrılıp bir dağ başına çıkmak değildir. `Tam tersine, saçma olanı görerek ve kabul ederek, ona rağmen yaşamaya devam etmektir.` Bu, toplantıya katılmamak değil, ona yüklediğimiz kutsal anlamı söküp atmak olabilir. O toplantı artık "varoluşsal amacım" değil, "işbirliği yapmak ve geçimimi sağlamak için katlandığım bir ritüel"dir. Bu bilinçle oturduğun sandalyede, her şey değişir. Anlamsızlığın ağırlığı, özgürlüğün hafifliğine dönüşebilir.
Belki de `Gerçek başkaldırı`, patronun "Bu proje çok kritik!" dediği yerde, içinden "Aslında hiçbir şey evrende kritik değil, ama tamam, yapalım" diye düşünebilmektir. Bu bir kayıtsızlık değil, derin bir özgürleşmedir. Artakalan zamanında ve enerjinde, senin için gerçekten değerli olan şeylere (sevgi, sanat, dostluk, keyif) daha fazla yer açabilirsin.
Peki ya sizce? O toplantı odasında, PowerPoint slaytlarına bakarken, ``kayamızı bilinçli bir şekilde iten, mutlu Sisifos'lar olmayı başarabiliyor muyuz? Yoksa modern dünya, bizi bu başkaldırı bilincinden sürekli uzaklaştıran anlamsız törenlerle mi dolu?` Gelin tartışalım.