Sabah uyanıyorsun. Telefonun, sen daha gözlerini tam açmadan, "günaydın" diyor ve sana bugünkü hava durumunu, takvimindeki toplantıyı ve belki de "ruh haline uygun" bir sabah şarkısını sunuyor.
Sonra, işe giderken kullandığın harita uygulaması, "trafik yoğun" diyerek sana alternatif bir rota çiziyor. Öğle yemeğinde ne yiyeceğine karar vermek için açtığın bir uygulama, geçmiş aramalarına ve "senin gibi kullanıcıların" tercihlerine dayanarak bir liste sıralıyor. Akşam, "rahatlamak için" açtığın video platformu, izleyeceğin bir sonraki diziyi, hatta bölümün hangi sahnesinde sıkılıp atlayacağını bile öngörmeye çalışıyor. Peki, bu sen misin? Yoksa, tercihlerin ve hareketlerin, görünmez bir el tarafından nazikçe (ya da pek de nazik olmayan bir şekilde) yönlendirilen bir kukla mı? 
Burada durup şunu sormak lazım: ``Gerçekten ne istediğimizi biz mi biliyoruz, yoksa bize ne isteyeceğimiz mi öğretiliyor?`` İşin tuhafı, bu yönlendirme o kadar kişiselleştirilmiş ve "bize uygun" hale getirilmiş ki, çoğu zaman onun varlığını bile fark etmiyoruz. Sanki kendi özgür irademizle hareket ediyormuşuz gibi geliyor. Ama acaba öyle mi?
`
Özgür İrade: Bir Yanılsama mı?`
Felsefe tarihi, `özgür irade` kavramı etrafında döner. Determinizm, her şeyin önceden belirlenmiş bir nedensellik zinciri içinde gerçekleştiğini, dolayısıyla gerçek anlamda özgür bir seçim yapma şansımız olmadığını savunur. Algoritmalar da aslında dijital bir determinizm sunmuyor mu bize? Geçmiş verilerimiz (nedenler), gelecekteki tercihlerimizi (sonuçları) belirliyor. `Stoacılar` gibi düşünürsek, kontrol edemediğimiz bu dış etkenleri (algoritmaları) kabul edip, onlara verdiğimiz *tepkilerimizde* özgür olabiliriz belki de. Epiktetos'un dediği gibi:
`
Peki, görüşlerimiz bile bize sunulan içeriklerle şekillenirse? O zaman özgürlük alanımız nerede kalır?
`
Rahatlık mı, Tutsaklık mı?`
Algoritmaların en büyük vaadi `konfor`. Düşünme zahmetinden kurtuluyoruz. Karar yorgunluğu yaşamıyoruz. Bize "bizden daha iyi tanıyan" bu sistemler, hayatımızı kolaylaştırıyor. Ama `Platon`'un mağara alegorisini hatırlayalım.
Mağaranın duvarındaki gölgeleri gerçek sanan tutsaklar gibi, biz de algoritmaların bize sunduğu, geçmişimize uygun dar "gerçeklik tünelinden" dışarıyı göremiyor olabilir miyiz? Yeni fikirlere, beklenmedik karşılaşmalara, rahatsız edici gerçeklere kapalı bir dünyada yaşıyoruz. Bu, kişiselleştirilmiş bir cehalet hali değil mi?
`
Peki Ya Sorumluluk?`
İşin bir de etik boyutu var. `Jean-Paul Sartre` "İnsan özgürlüğe mahkumdur" derken, seçim yapma zorunluluğumuzun ve bu seçimlerden doğan `sorumluluğun` altını çizerdi. Peki, bir algoritma bize bir ürün, bir siyasi görüş veya bir partner önerdiğinde ve biz onu seçtiğimizde, bu seçimin sorumluluğu kime ait? Bize mi, algoritmayı yazana mı, yoksa verilerimizi besleyen kendimize mi? "Beni algoritma yönlendirdi" demek, sorumluluktan kaçmanın modern bir yolu olabilir mi?
Belki de mesele, algoritmaları tamamen reddetmek değil. Onları, `Kant`'ın deyimiyle bir "`ergin olmama durumu`"ndan kurtulmak için kullanabileceğimiz araçlar olarak görmek. Yani, bize sunulanı körü körüne kabul etmek yerine, "Bu benim gerçekten istediğim şey mi?", "Alternatifler neler?", "Bu öneri beni nasıl bir insan yapmaya çalışıyor?" gibi soruları sormak.
Özgürlük, belki de artık seçim yapmamak değil, *nasıl ve neye göre* seçim yaptığımızın farkında olmakta yatıyor.
Sana göre, bu görünmez kılavuzların gölgesinde, özgür olduğumuzu söyleyebilir miyiz yoksa sadece ``"veri mahkumları"`` mıyız?
Burada durup şunu sormak lazım: ``Gerçekten ne istediğimizi biz mi biliyoruz, yoksa bize ne isteyeceğimiz mi öğretiliyor?`` İşin tuhafı, bu yönlendirme o kadar kişiselleştirilmiş ve "bize uygun" hale getirilmiş ki, çoğu zaman onun varlığını bile fark etmiyoruz. Sanki kendi özgür irademizle hareket ediyormuşuz gibi geliyor. Ama acaba öyle mi?
`
Felsefe tarihi, `özgür irade` kavramı etrafında döner. Determinizm, her şeyin önceden belirlenmiş bir nedensellik zinciri içinde gerçekleştiğini, dolayısıyla gerçek anlamda özgür bir seçim yapma şansımız olmadığını savunur. Algoritmalar da aslında dijital bir determinizm sunmuyor mu bize? Geçmiş verilerimiz (nedenler), gelecekteki tercihlerimizi (sonuçları) belirliyor. `Stoacılar` gibi düşünürsek, kontrol edemediğimiz bu dış etkenleri (algoritmaları) kabul edip, onlara verdiğimiz *tepkilerimizde* özgür olabiliriz belki de. Epiktetos'un dediği gibi:
`
``
Bizi rahatsız eden şeyler değil, onlar hakkındaki görüşlerimizdir.
`
Peki, görüşlerimiz bile bize sunulan içeriklerle şekillenirse? O zaman özgürlük alanımız nerede kalır?
`
Algoritmaların en büyük vaadi `konfor`. Düşünme zahmetinden kurtuluyoruz. Karar yorgunluğu yaşamıyoruz. Bize "bizden daha iyi tanıyan" bu sistemler, hayatımızı kolaylaştırıyor. Ama `Platon`'un mağara alegorisini hatırlayalım.
`
İşin bir de etik boyutu var. `Jean-Paul Sartre` "İnsan özgürlüğe mahkumdur" derken, seçim yapma zorunluluğumuzun ve bu seçimlerden doğan `sorumluluğun` altını çizerdi. Peki, bir algoritma bize bir ürün, bir siyasi görüş veya bir partner önerdiğinde ve biz onu seçtiğimizde, bu seçimin sorumluluğu kime ait? Bize mi, algoritmayı yazana mı, yoksa verilerimizi besleyen kendimize mi? "Beni algoritma yönlendirdi" demek, sorumluluktan kaçmanın modern bir yolu olabilir mi?
Belki de mesele, algoritmaları tamamen reddetmek değil. Onları, `Kant`'ın deyimiyle bir "`ergin olmama durumu`"ndan kurtulmak için kullanabileceğimiz araçlar olarak görmek. Yani, bize sunulanı körü körüne kabul etmek yerine, "Bu benim gerçekten istediğim şey mi?", "Alternatifler neler?", "Bu öneri beni nasıl bir insan yapmaya çalışıyor?" gibi soruları sormak.
Sana göre, bu görünmez kılavuzların gölgesinde, özgür olduğumuzu söyleyebilir miyiz yoksa sadece ``"veri mahkumları"`` mıyız?