Şu anı düşün: Gece geç saatte, buzdolabının önündesin. Bir parça çikolatalı pasta seni çağırıyor
. `Bedenin` net bir mesaj veriyor: "Al, ye, tadını çıkar!" Ama tam o sıra, `aklın` bir sesi duyuluyor: "Yarın erken kalkacaksın, şeker seni rahatsız eder, zaten diyettin." İşte o küçük, günlük savaş alanı... Peki, o pastayı alıp yiyen *sen* misin? Yoksa "Hayır, yapma" diyen mi? Hangisi gerçek sen? Bu soru, felsefenin en kadim ve kişisel labirentlerinden birinin girişi aslında.
İki Atın Çektiği Araba: Platon'un Ruh Modeli
Antik Yunan'da `Platon`, ruhu üç parçaya ayırarak bu iç savaşı haritalandırdı. Ona göre ruhumuz, `akıl (logistikon)`, `irade/thymos (ruhun öfke ve onur kısmı)` ve `iştah (epithymetikon)` olmak üzere bir arabaymış gibiydi. Akıl, arabayı süren `sürücü`ydü. İrade, soylu ve itaatkâr bir at; iştah veya bedensel arzular ise sürekli çimenlere, yollara sapmak isteyen `asi ve dizginlenmesi zor bir attı`. Sürücünün (aklın) görevi, bu iki atı uyum içinde sürmekti. Platon için `seni asıl temsil eden, arabayı yöneten sürücü, yani aklındır.` Beden ve arzular, sadece senin değil, geçici ve aldatıcı bir mağarada yaşadığın araçlarındır. Gerçek "ben", saf akılda, idealarda yaşar.
"Düşünüyorum, Öyleyse Varım": Aklın Zaferi
Platon'dan yüzyıllar sonra, `Descartes` şüpheyi bir yöntem haline getirdi. Her şeyden şüphe edebilirdi: Dış dünyanın, bedeninin hatta duyularının gerçekliğinden. Ama şüphe eden bir `düşünen şey` olarak varlığından asla şüphe edemezdi. Buradan o meşhur sözü doğdu. Descartes için de `sen, özün, düşünen zihnindir.` Beden, sadece zihnin içinde yaşadığı, etkileşime geçtiği bir makinedir. Bu "`düalizm`" (zihin-beden ikiliği), Batı düşüncesini uzun süre etkiledi. Peki ya beden sadece bir makineyse, onun istekleri nasıl "biz" olabilir ki?
Bütünün Parçaları: Bedenin Felsefeye İsyanı
Ancak her teze bir antitez doğar
. `Friedrich Nietzsche` gibi düşünürler, bu akıl merkezli, bedeni küçümseyen bakışa isyan etti. Ona göre, "`Ben`" dediğimiz şey, bedenimizin ve onun içgüdülerinin ta kendisiydi. Akıl, sadece bu derin, güçlü yaşam enerjisinin (`Will to Power`) üzerine inşa ettiği bir `sofistike aracıydı`. Bedenin istekleri bastırıldığında, insan hasta ve güçsüz düşerdi. Hatta `Spinoza` için zihin ve beden, aynı cevherin (`Tanrı/Doğa`) iki farklı `özelliğiydi`. Biri diğerinden üstün değildi; ikisi de "sen"din.
Peki ya modern nörobilim?
Beynimizde "karar verme" dediğimiz süreç, limbik sistem (duygu, arzu) ve prefrontal korteks (mantık, planlama) arasındaki karmaşık bir elektro-kimyasal dans. `Belki de "sen", ne sadece attır, ne de sadece sürücü. "Sen", bu iki gücün sürekli müzakere halinde olduğu, dinamik ve bir bütün olan o danstır.` O pastayı yememeye karar verdiğinde, bu sadece aklının zaferi değil, aklının, bedeninin uzun vadeli sağlık arzusuyla (ki bu da bir beden isteğidir!) ittifak kurmasıdır.
İşin düşündürücü yanı şu: Bedenin isteklerini (açlık, uyku, sevgi) tamamen yok saysan, insanlığından çıkarsın. Aklının isteklerini (erdem, anlam, gelecek planı) tamamen görmezden gelsen, hayvan olursun. Belki de insan olmanın özü, bu `iki sesin diyaloğunda`, çatışmasında ve bazen de uzlaşmasında yatıyordur.
**Sana soruyorum: Gece yarısı buzdolabının önünde verdiğin o kararda, "Ben buyum" dediğin an, hangi tarafın galip geldiği an mı? Yoksa ikisini de dinleyip bir yol çizdiğin o müzakere sürecinin kendisi mi?**
Antik Yunan'da `Platon`, ruhu üç parçaya ayırarak bu iç savaşı haritalandırdı. Ona göre ruhumuz, `akıl (logistikon)`, `irade/thymos (ruhun öfke ve onur kısmı)` ve `iştah (epithymetikon)` olmak üzere bir arabaymış gibiydi. Akıl, arabayı süren `sürücü`ydü. İrade, soylu ve itaatkâr bir at; iştah veya bedensel arzular ise sürekli çimenlere, yollara sapmak isteyen `asi ve dizginlenmesi zor bir attı`. Sürücünün (aklın) görevi, bu iki atı uyum içinde sürmekti. Platon için `seni asıl temsil eden, arabayı yöneten sürücü, yani aklındır.` Beden ve arzular, sadece senin değil, geçici ve aldatıcı bir mağarada yaşadığın araçlarındır. Gerçek "ben", saf akılda, idealarda yaşar.
"İnsan ruhu, bir çift kanatlı araba ve sürücüsü gibidir." - Platon
Platon'dan yüzyıllar sonra, `Descartes` şüpheyi bir yöntem haline getirdi. Her şeyden şüphe edebilirdi: Dış dünyanın, bedeninin hatta duyularının gerçekliğinden. Ama şüphe eden bir `düşünen şey` olarak varlığından asla şüphe edemezdi. Buradan o meşhur sözü doğdu. Descartes için de `sen, özün, düşünen zihnindir.` Beden, sadece zihnin içinde yaşadığı, etkileşime geçtiği bir makinedir. Bu "`düalizm`" (zihin-beden ikiliği), Batı düşüncesini uzun süre etkiledi. Peki ya beden sadece bir makineyse, onun istekleri nasıl "biz" olabilir ki?
Ancak her teze bir antitez doğar
"Beden, büyük bir akıldır." - Friedrich Nietzsche
Peki ya modern nörobilim?
İşin düşündürücü yanı şu: Bedenin isteklerini (açlık, uyku, sevgi) tamamen yok saysan, insanlığından çıkarsın. Aklının isteklerini (erdem, anlam, gelecek planı) tamamen görmezden gelsen, hayvan olursun. Belki de insan olmanın özü, bu `iki sesin diyaloğunda`, çatışmasında ve bazen de uzlaşmasında yatıyordur.
**Sana soruyorum: Gece yarısı buzdolabının önünde verdiğin o kararda, "Ben buyum" dediğin an, hangi tarafın galip geldiği an mı? Yoksa ikisini de dinleyip bir yol çizdiğin o müzakere sürecinin kendisi mi?**