Beyler, kabul edelim. Hepimizin başına geldi. Takımının en kritik maçı, tribünlerde yer yerinden oynuyor ama sen... sen mahallenin köşesindeki bayide, camın önünde sıkışmış, telefon ekranından maç takip ediyorsun. O an, kulübünün sana ihanet ettiğini tüm çıplaklığıyla hissediyorsun.
"Sadık Müşteri" miyiz, "Müşteri" mi?
Kulüpler bizi hep "dünyanın en sadık taraftarı" diye över. Ama iş bilet fiyatlarına, abonelik sistemlerine, "platin kart" saçmalıklarına gelince, o sadakat tek taraflı kalıyor. Sen yıllardır formasını alırsın, her pazar maça gidersin, takım otobüsünü karşılarsın. Ama bir büyük maçta, bilet bulamazsın. Ya fiyatlar uçmuştur, ya da biletler "sponsorlara", "davetlilere" gitmiştir. Sen ise, o maçın ruhunu, o kolektif çığlığı, o tribün titremesini yaşayamadan, bayideki televizyonun başında kalakalırsın.
Bayideki O Acıklı Manzara
Orada, sigara kokusu ve kahve telvesi karışımı bir havada, belki de tanımadığın birkaç kişiyle ekrana kilitlenirsin. Telefondan canlı skor takip edersin, "şimdi tribün ne yapıyordur" diye düşünürsün. İçinde bir burukluk, bir öfke birikir. Çünkü sen o maçın bir parçası olmak istiyorsun. Sadece izleyen değil, yaşayan taraftar olmak istiyorsun. Kulüp ise sana bunu çok görüyor. Seni, sıradan bir "izleyici"ye dönüştürüyor. Bu, en büyük ihanettir.
Para mı, Ruh mu?
Kulüplerin finansal kaygıları olabilir, anlıyoruz. Ama bu, takımın belkemiği olan sıradan taraftarı dışlamak için bahane olamaz. Stadyumlar lüks koltuklarla, "business" alanlarla dolarken, gerçek ses, gerçek atmosferi yaratan o çoğunluk kenara itiliyor. O bayideki adam, aslında kulübünün ruhunu satın aldığını o an anlıyor. Ruhunu, en yüksek teklifi verene satıyorlar.
Haksız mıyım? Siz de hiç böyle hissettiniz mi? Tribünde olmanız gereken yerde, ekran başında kalakaldığınız anlar oldu mu? Kulüpler bu ihanetten ne zaman vazgeçecek? Siz ne diyorsunuz bu rezalete?
Kulüpler bizi hep "dünyanın en sadık taraftarı" diye över. Ama iş bilet fiyatlarına, abonelik sistemlerine, "platin kart" saçmalıklarına gelince, o sadakat tek taraflı kalıyor. Sen yıllardır formasını alırsın, her pazar maça gidersin, takım otobüsünü karşılarsın. Ama bir büyük maçta, bilet bulamazsın. Ya fiyatlar uçmuştur, ya da biletler "sponsorlara", "davetlilere" gitmiştir. Sen ise, o maçın ruhunu, o kolektif çığlığı, o tribün titremesini yaşayamadan, bayideki televizyonun başında kalakalırsın.
Orada, sigara kokusu ve kahve telvesi karışımı bir havada, belki de tanımadığın birkaç kişiyle ekrana kilitlenirsin. Telefondan canlı skor takip edersin, "şimdi tribün ne yapıyordur" diye düşünürsün. İçinde bir burukluk, bir öfke birikir. Çünkü sen o maçın bir parçası olmak istiyorsun. Sadece izleyen değil, yaşayan taraftar olmak istiyorsun. Kulüp ise sana bunu çok görüyor. Seni, sıradan bir "izleyici"ye dönüştürüyor. Bu, en büyük ihanettir.
Kulüplerin finansal kaygıları olabilir, anlıyoruz. Ama bu, takımın belkemiği olan sıradan taraftarı dışlamak için bahane olamaz. Stadyumlar lüks koltuklarla, "business" alanlarla dolarken, gerçek ses, gerçek atmosferi yaratan o çoğunluk kenara itiliyor. O bayideki adam, aslında kulübünün ruhunu satın aldığını o an anlıyor. Ruhunu, en yüksek teklifi verene satıyorlar.
Haksız mıyım? Siz de hiç böyle hissettiniz mi? Tribünde olmanız gereken yerde, ekran başında kalakaldığınız anlar oldu mu? Kulüpler bu ihanetten ne zaman vazgeçecek? Siz ne diyorsunuz bu rezalete?