Başol’a göre masada bulunan yapı, klasik anlamda savaşın tüm başlıklarını çözen bir savaş mimarisi değil. Sürecin daha çok silahları susturma ve kritik dosyaları dondurarak yönetme stratejisine dayandığını vurgulayan Başol, iki aşamalı planın da bunu gösterdiğini söyledi.
İlk aşamada ateşkesin sağlanmasının, ardından 15-20 gün içinde daha geniş kapsamlı bir mutabakat arayışının gündeme gelmesinin beklendiğini ifade etti. Ancak Başol, ateşkesin kapsamının muğlak olduğuna dikkat çekti.
Tarafların kırmızı çizgilerinin sert olduğunu belirten Başol, özellikle Lübnan ve Hürmüz dosyalarının anlaşmayı daha başlangıçta kırılgan hale getirdiğini dile getirdi. Bu nedenle sürecin Camp David benzeri kapsamlı bir barışla sonuçlanmasının zor olduğunu ifade etti.
Başol, “En iyi ihtimalle sınırlı, teknik, parçalı ve sürekli yeniden pazarlık gerektiren bir düzenleme ortaya çıkacaktır” dedi. ABD ve İran’ın anlaşmaya olan ihtiyacının farklı nitelikler taşıdığını vurguladı.
Washington yönetiminin önceliğinin İran’la tarihsel bir uzlaşmadan ziyade savaşı kontrol altına almak, enerji piyasalarındaki şoku sınırlamak ve yeni bir Orta Doğu bataklığına saplanmamak olduğunu söyledi. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın işlerliğinin korunmasının da ABD açısından kritik olduğunu belirtti.
İran açısından ise daha varoluşsal bir ihtiyaç söz konusu. Başol, Tahran yönetiminin ekonomik nefes alma, yaptırım baskısının hafifletilmesi ve en önemlisi rejimin iç meşruiyetinin korunmasını hedeflediğini ifade etti.
Savaşın altyapı, ticaret ve deniz taşımacılığı üzerindeki baskısının azaltılmasının da İran’ın öncelikleri arasında olduğunu belirtti. Nihai anlaşma arayışının merkezinde nükleer sınırlamalar karşılığında yaptırımların hafifletilmesi yer aldığını söyledi.
Başol, tarafların bunu tam bir uzlaşmadan ziyade daha maliyetli bir savaşın büyümesini engelleyen bir çıkış kapısı olarak gördüğünü ifade etti. Tarafların birbirine güvenmediğini ancak karşılıklı yıkımın maliyetinin farkında olduklarını da sözlerine ekledi.
Savaş tazminatı konusunun teorik olarak gündeme gelebileceğini ancak pratikte en zor başlıklardan biri olacağını belirten Başol, bu tür meselelerin genellikle doğrudan tazminat yerine dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması üzerinden ele alındığını söyledi.
Yaptırımların kaldırılması ve yeniden inşa sürecine yönelik dolaylı finansman mekanizmalarının da bu kapsamda değerlendirildiğini belirtti. İran’ın altyapı hasarının giderilmesi ve kalıcı savaş sonrası düzenlemeler talep ettiğini de vurguladı.
Hürmüz Boğazı’nın statüsüne ilişkin tartışmalara da değinen Başol, hukuki bir statü değişikliğinden ziyade fiili bir düzenlemenin söz konusu olduğunu belirtti. İran’ın geçişleri daha denetimli, seçici ve hatta ücretlendirme seçenekleriyle ele aldığına dikkat çekti.
Bu durumun barış sağlansa bile Hürmüz’ün eski normaline dönmeyeceğini gösterdiğini ifade etti. Olası senaryonun bir seyir güvenliği rejimi oluşturmak olduğunu söyledi.
Başol, bunun ise tam anlamıyla bir çözüm değil, geçici bir düzenleme niteliği taşıdığını vurguladı. Tüm bu veriler ışığında ateşkesin ve olası anlaşmanın kalıcılığına ilişkin beklentinin düşük olduğunu yineledi.
“Orta-alt düzeyde bir ihtimalden söz edebiliriz” değerlendirmesinde bulunarak sürecin belirsizliğine dikkat çekti. Sizce taraflar arasında kalıcı bir barış anlaşması sağlanabilir mi?
İlk aşamada ateşkesin sağlanmasının, ardından 15-20 gün içinde daha geniş kapsamlı bir mutabakat arayışının gündeme gelmesinin beklendiğini ifade etti. Ancak Başol, ateşkesin kapsamının muğlak olduğuna dikkat çekti.
Tarafların kırmızı çizgilerinin sert olduğunu belirten Başol, özellikle Lübnan ve Hürmüz dosyalarının anlaşmayı daha başlangıçta kırılgan hale getirdiğini dile getirdi. Bu nedenle sürecin Camp David benzeri kapsamlı bir barışla sonuçlanmasının zor olduğunu ifade etti.
Başol, “En iyi ihtimalle sınırlı, teknik, parçalı ve sürekli yeniden pazarlık gerektiren bir düzenleme ortaya çıkacaktır” dedi. ABD ve İran’ın anlaşmaya olan ihtiyacının farklı nitelikler taşıdığını vurguladı.
Washington yönetiminin önceliğinin İran’la tarihsel bir uzlaşmadan ziyade savaşı kontrol altına almak, enerji piyasalarındaki şoku sınırlamak ve yeni bir Orta Doğu bataklığına saplanmamak olduğunu söyledi. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın işlerliğinin korunmasının da ABD açısından kritik olduğunu belirtti.
İran açısından ise daha varoluşsal bir ihtiyaç söz konusu. Başol, Tahran yönetiminin ekonomik nefes alma, yaptırım baskısının hafifletilmesi ve en önemlisi rejimin iç meşruiyetinin korunmasını hedeflediğini ifade etti.
Savaşın altyapı, ticaret ve deniz taşımacılığı üzerindeki baskısının azaltılmasının da İran’ın öncelikleri arasında olduğunu belirtti. Nihai anlaşma arayışının merkezinde nükleer sınırlamalar karşılığında yaptırımların hafifletilmesi yer aldığını söyledi.
Başol, tarafların bunu tam bir uzlaşmadan ziyade daha maliyetli bir savaşın büyümesini engelleyen bir çıkış kapısı olarak gördüğünü ifade etti. Tarafların birbirine güvenmediğini ancak karşılıklı yıkımın maliyetinin farkında olduklarını da sözlerine ekledi.
Savaş tazminatı konusunun teorik olarak gündeme gelebileceğini ancak pratikte en zor başlıklardan biri olacağını belirten Başol, bu tür meselelerin genellikle doğrudan tazminat yerine dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması üzerinden ele alındığını söyledi.
Yaptırımların kaldırılması ve yeniden inşa sürecine yönelik dolaylı finansman mekanizmalarının da bu kapsamda değerlendirildiğini belirtti. İran’ın altyapı hasarının giderilmesi ve kalıcı savaş sonrası düzenlemeler talep ettiğini de vurguladı.
Hürmüz Boğazı’nın statüsüne ilişkin tartışmalara da değinen Başol, hukuki bir statü değişikliğinden ziyade fiili bir düzenlemenin söz konusu olduğunu belirtti. İran’ın geçişleri daha denetimli, seçici ve hatta ücretlendirme seçenekleriyle ele aldığına dikkat çekti.
Bu durumun barış sağlansa bile Hürmüz’ün eski normaline dönmeyeceğini gösterdiğini ifade etti. Olası senaryonun bir seyir güvenliği rejimi oluşturmak olduğunu söyledi.
Başol, bunun ise tam anlamıyla bir çözüm değil, geçici bir düzenleme niteliği taşıdığını vurguladı. Tüm bu veriler ışığında ateşkesin ve olası anlaşmanın kalıcılığına ilişkin beklentinin düşük olduğunu yineledi.
“Orta-alt düzeyde bir ihtimalden söz edebiliriz” değerlendirmesinde bulunarak sürecin belirsizliğine dikkat çekti. Sizce taraflar arasında kalıcı bir barış anlaşması sağlanabilir mi?