Şu an bu yazıyı okumayı seçtiniz. Peki ya seçmeseydiniz? Belki de "Bugün felsefe okumak istemiyorum" deyip kapatacaktınız sayfayı. İşte tam o anda, seçim yapmamayı seçmiş olacaktınız. Kafanız karıştı değil mi?
Günlük hayatımız, büyük küçük sayısız seçimle dolu: Kahvaltıda çay mı kahve mi içeceğiz? İşe giderken hangi yolu kullanacağız? Bu akşam ne izleyeceğiz? Çoğu zaman bu seçimleri otomatik pilotta, neredeyse düşünmeden yapıyoruz. Peki ya hiç düşünmemek, karar vermemek, sorumluluk almamak... Bu bir kaçış mı, yoksa **kendimizden bile sakladığımız bir tür seçim mi?** Bu sorunun cevabını, 20. yüzyılın en sarsıcı düşünürlerinden biri olan Jean-Paul Sartre'ın "varoluşçuluk" felsefesinde arıyoruz.
Sartre'ın Çarpıcı Tezi: "İnsan Özgürlüğe Mahkumdur"
Sartre’a göre insan, önce var olur, sonra kendini tanımlar. Bir sandalye veya bir kalem, ne olacağı önceden belirlenmiş (bir "öz"e sahip) olarak üretilir. Ama insan öyle değil. Biz doğarız ve tamamen özgür bir alanda, yaptığımız her seçimle kendimizi inşa ederiz. Bu özgürlük, Sartre için bir lütuf değil, bir yük, hatta bir "mahkumiyet"tir. Çünkü bu özgürlükle birlikte, yaptığımız her şeyin ve olmadığımız her şeyin sorumluluğu da omuzlarımıza biner. İşte bu dayanılmaz sorumluluktan kaçmak için sıklıkla "kötü niyet"e (mauvaise foi) sığınırız.
Kötü Niyet: Özgürlüğümüzü İnkâr Etme Sanatı
Kötü niyet, özgürlüğümüzü ve sorumluluğumuzu kendimize bile itiraf edememe halidir.
Kendimizi bir "şey" gibi, değişmez bir özü varmış gibi sunarız. "Ben böyleyim, elimden ne gelir?" "Toplum öyle gerektiriyor." "Ailem böyle istedi." Bu cümleler, sorumluluğu dış dünyaya, koşullara, geçmişe atarak özgür seçim yapma zorunluluğundan kurtulma çabasıdır. Bir garson, sadece bir "garson" rolünü oynadığını, başka türlü olamayacağını düşünerek özgürlüğünü inkâr eder. Bir öğrenci, "dersler çok zor" diyerek çalışmama seçiminin sorumluluğunu üstünden atar.
Peki ya kararsızlık? "Seçim yapmıyorum, bekliyorum, düşünüyorum" demek? Sartre için bu, en sinsi kötü niyet örneklerinden biridir.
Bir iş teklifini değerlendirirken haftalarca kararsız kalmak, aslında "hayır" demenin veya risk almanın sorumluluğundan kaçarak, "karar vermeme"yi seçmektir. Pasif kalmak da aktif bir eylemdir. Tarihin akışında taraf olmamayı seçmek, aslında egemen tarafı seçmek anlamına gelir.
Diğer Taraf: Özgürlük Gerçekten Mutlak mı?
Sartre'ın bu radikal özgürlük anlayışına karşı elbette güçlü itirazlar yükselmiştir. Psikoloji, bilinçdışı güçlerin seçimlerimizi nasıl şekillendirdiğini söyler. Sosyoloji, içine doğduğumuz sınıf, kültür ve eğitim gibi "olgu"ların (facticity) özgürlük alanımızı ciddi şekilde sınırladığını gösterir.
Açlık çeken birinin özgürlüğü ile varlıklı birinin özgürlüğü aynı mıdır? Sartre bu sınırları görmezden gelmez, ancak vurgusu şudur: **Bu sınırlar içinde bile her zaman bir manevra alanımız, bir seçenekler bütünümüz vardır.** Tepki verme biçimimiz, anlam yükleme şeklimiz, duruşumuz bize aittir. Viktor Frankl'ın toplama kampında keşfettiği gibi, en acımasız koşullarda bile "acıya verdiğimiz anlamı seçme" özgürlüğümüz olabilir.
Öyleyse, Sartre bize ne söylüyor? Rahatsız edici bir gerçeği: Hiçbir seçim yapmamak diye bir şey yoktur. Sessiz kalmak, ertelemek, boyun eğmek, başkalarının seçimine razı olmak... Bunların hepsi, sonuçlarından kaçmaya çalıştığımız birer seçimdir. Bu bakış açısı hayatı zorlaştırır, çünkü bizi sürekli bir uyanıklık ve sorumluluk haline davet eder. Ama aynı zamanda onu inanılmaz derecede anlamlı kılar. Çünkü hayatımızın mimarı, nihayetinde başkası değil, biziz.
Peki siz ne düşünüyorsunuz? Günlük hayatınızda "seçim yapmamayı seçtiğiniz" ve sorumluluğu üzerinizden attığınız anları fark ediyor musunuz? Yoksa Sartre'ın bu acımasız özgürlük anlayışı, insanın içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik zincirleri görmezden mi geliyor?
Sartre’a göre insan, önce var olur, sonra kendini tanımlar. Bir sandalye veya bir kalem, ne olacağı önceden belirlenmiş (bir "öz"e sahip) olarak üretilir. Ama insan öyle değil. Biz doğarız ve tamamen özgür bir alanda, yaptığımız her seçimle kendimizi inşa ederiz. Bu özgürlük, Sartre için bir lütuf değil, bir yük, hatta bir "mahkumiyet"tir. Çünkü bu özgürlükle birlikte, yaptığımız her şeyin ve olmadığımız her şeyin sorumluluğu da omuzlarımıza biner. İşte bu dayanılmaz sorumluluktan kaçmak için sıklıkla "kötü niyet"e (mauvaise foi) sığınırız.
"İnsan, kendi yaptığı şeydir. İnsan, kendi kendini yaptığı şeydir." - Jean-Paul Sartre
Kötü niyet, özgürlüğümüzü ve sorumluluğumuzu kendimize bile itiraf edememe halidir.
Peki ya kararsızlık? "Seçim yapmıyorum, bekliyorum, düşünüyorum" demek? Sartre için bu, en sinsi kötü niyet örneklerinden biridir.
Sartre'ın bu radikal özgürlük anlayışına karşı elbette güçlü itirazlar yükselmiştir. Psikoloji, bilinçdışı güçlerin seçimlerimizi nasıl şekillendirdiğini söyler. Sosyoloji, içine doğduğumuz sınıf, kültür ve eğitim gibi "olgu"ların (facticity) özgürlük alanımızı ciddi şekilde sınırladığını gösterir.
Öyleyse, Sartre bize ne söylüyor? Rahatsız edici bir gerçeği: Hiçbir seçim yapmamak diye bir şey yoktur. Sessiz kalmak, ertelemek, boyun eğmek, başkalarının seçimine razı olmak... Bunların hepsi, sonuçlarından kaçmaya çalıştığımız birer seçimdir. Bu bakış açısı hayatı zorlaştırır, çünkü bizi sürekli bir uyanıklık ve sorumluluk haline davet eder. Ama aynı zamanda onu inanılmaz derecede anlamlı kılar. Çünkü hayatımızın mimarı, nihayetinde başkası değil, biziz.
Peki siz ne düşünüyorsunuz? Günlük hayatınızda "seçim yapmamayı seçtiğiniz" ve sorumluluğu üzerinizden attığınız anları fark ediyor musunuz? Yoksa Sartre'ın bu acımasız özgürlük anlayışı, insanın içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik zincirleri görmezden mi geliyor?