Kahvemizi yudumlarken, şöyle bir düşünelim... Etrafımızda "Tanrı öldü" lafını, sanki zafer narası atan, ateist bir slogan gibi kullanan kaç kişi var?
Belki de sen, belki de ben. Peki ya Nietzsche, tam da bu yanlış anlaşılma ihtimalini öngörmüş ve bizi uyarmış olsaydı? İşin tuhafı, öngörmüş. "Bu büyük olay daha yollarda, seyahat ediyor, henüz kulaklara ulaşmadı" diye yazmış. Yani o meşhur söz, bir zafer çığlığı değil, aslında derin bir *tehlike* ve *sorumluluk* ilanı. Gelin, bu çarpıcı cümleyi tozlu raflardan indirip, gerçek anlamıyla yüzleşelim.
Bir Çığlık Değil, Bir Teşhistir
Nietzsche, ``Tanrı'nın öldüğünü`` söyleyen kişi değildir aslında. ``Deli`` adını verdiği bir karaktere söyletir bu sözü. Deli, elinde fenerle gün ışığında "Tanrı'yı arıyorum!" diye bağırarak pazar yerine koşar. İnsanlar ona güler. O da onlara bu korkunç haberi, bu *değerler krizi*ni haykırır. Amacı, insanları sevindirmek değil, onları sarsmaktır. Çünkü haberi getiren, haberi alanlardan daha korkmuştur. Nietzsche'nin kendisi de bu durumdan hiç memnun değildir. Şöyle der:
Burada kastettiği şey, yüzyıllardır Batı medeniyetinin ahlakını, sanatını, siyasetini, hatta bilimini şekillendiren mutlak bir referans noktasının çökmesidir.

Bu, sadece kilisenin duvarlarının yıkılması değil, *zeminin* kendisinin kaymasıdır. Artık "iyi" ve "kötü"yü Tanrı'nın buyruklarına göre değil, kendimiz tanımlamak zorundayızdır. Bu, özgürleştirici olduğu kadar ürkütücü bir boşluktur.
Boşluğu Doldurmak: İnsanın Sınavı
İşte asıl mesele burada başlar. Nietzsche'ye göre insanlığın en büyük sınavı, bu boşluğu neyle dolduracağıdır. Ve onun en büyük korkusu, insanlığın bu boşluğu daha ucuz, daha tehlikeli şeylerle doldurmasıdır. ``Üst-İnsan`` (Übermensch) kavramı tam da burada devreye girer. Üst-İnsan, bu değerler krizinin üstesinden gelip, kendi değerlerini *yaratan* kişidir.
Ancak Nietzsche'nin uyarısı şudur: Bu boşluğu dolduracak olan, ``Üst-İnsan`` değilse, o zaman ``Son İnsan`` olacaktır.
Son İnsan, "keşke biraz daha mutlu olsak", "güvenliğimiz yerinde olsun" diyen, risk almayan, sıradanlığa gömülmüş, yaratıcılıktan ve büyük tutkulardan yoksun varlıktır.
Nietzsche'ye göre modern dünyanın en büyük tehlikesi, Tanrı'nın ölümünden sonra ortaya çıkan anlam boşluğunu, tüketimle, sığ siyasetle, kör inançlarla veya yeni putlarla (kör bilimcilik, aşırı milliyetçilik gibi) doldurmaya çalışan Son İnsanlar sürüsü olabilir.
Peki Biz Yanlış mı Anladık?
Evet, büyük ölçüde yanlış anladık. ``"Tanrı öldü", "Tanrı yoktur" demek değildir. "İnsanlık olarak, Tanrı fikrine dayalı tüm o eski, mutlak değerler sistemi artık işlevini yitirdi, çöktü. Şimdi ne yapacaksınız?" sorusudur.`` Nietzsche bir ateistti evet, ama onun derdi tanrıtanımazlığı kanıtlamak değil, insanlığın bu tarihsel dönüm noktasında nasıl bir *tragedya* yaşadığını göstermekti. Bu söz, bir meydan okumadır. Bize şunu sorar: "Artık babanız (Tanrı) evde yok. Sorumluluk sizin omuzlarınızda. Büyüyüp kendi ayaklarınızın üzerinde duracak mısınız, yoksa evdeki başka bir otoriteye (devlet, moda, popüler kültür) sığınarak çocuk kalmaya devam mı edeceksiniz?"
O halde, belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu:
Nietzsche'nin o meşhur sözünü, kendi hayatımızda bir "zafer" olarak değil de bir "sorumluluk" olarak okusaydık, bugün kendi değerlerimizi yaratma konusunda daha cesur, daha yaratıcı olabilir miydik? Yoksa farkında olmadan, o boşluğu dolduran "Son İnsan"ların sürüsüne mi katıldık?
**Sence?** Günümüzde Tanrı'nın ölümünden doğan o büyük boşluğu, en çok *neyle* dolduruyoruz? Ve bu doldurma biçimi, bizi "Üst-İnsan"a mı yaklaştırıyor, yoksa "Son İnsan"a mı?
Nietzsche, ``Tanrı'nın öldüğünü`` söyleyen kişi değildir aslında. ``Deli`` adını verdiği bir karaktere söyletir bu sözü. Deli, elinde fenerle gün ışığında "Tanrı'yı arıyorum!" diye bağırarak pazar yerine koşar. İnsanlar ona güler. O da onlara bu korkunç haberi, bu *değerler krizi*ni haykırır. Amacı, insanları sevindirmek değil, onları sarsmaktır. Çünkü haberi getiren, haberi alanlardan daha korkmuştur. Nietzsche'nin kendisi de bu durumdan hiç memnun değildir. Şöyle der:
Tanrı öldü; onun ölümüne dayanamadığımız için, biz öldük. En yüce değerler kendi değerlerinden yoksun kaldı.
Burada kastettiği şey, yüzyıllardır Batı medeniyetinin ahlakını, sanatını, siyasetini, hatta bilimini şekillendiren mutlak bir referans noktasının çökmesidir.
İşte asıl mesele burada başlar. Nietzsche'ye göre insanlığın en büyük sınavı, bu boşluğu neyle dolduracağıdır. Ve onun en büyük korkusu, insanlığın bu boşluğu daha ucuz, daha tehlikeli şeylerle doldurmasıdır. ``Üst-İnsan`` (Übermensch) kavramı tam da burada devreye girer. Üst-İnsan, bu değerler krizinin üstesinden gelip, kendi değerlerini *yaratan* kişidir.
Son İnsan, "keşke biraz daha mutlu olsak", "güvenliğimiz yerinde olsun" diyen, risk almayan, sıradanlığa gömülmüş, yaratıcılıktan ve büyük tutkulardan yoksun varlıktır.
Evet, büyük ölçüde yanlış anladık. ``"Tanrı öldü", "Tanrı yoktur" demek değildir. "İnsanlık olarak, Tanrı fikrine dayalı tüm o eski, mutlak değerler sistemi artık işlevini yitirdi, çöktü. Şimdi ne yapacaksınız?" sorusudur.`` Nietzsche bir ateistti evet, ama onun derdi tanrıtanımazlığı kanıtlamak değil, insanlığın bu tarihsel dönüm noktasında nasıl bir *tragedya* yaşadığını göstermekti. Bu söz, bir meydan okumadır. Bize şunu sorar: "Artık babanız (Tanrı) evde yok. Sorumluluk sizin omuzlarınızda. Büyüyüp kendi ayaklarınızın üzerinde duracak mısınız, yoksa evdeki başka bir otoriteye (devlet, moda, popüler kültür) sığınarak çocuk kalmaya devam mı edeceksiniz?"
O halde, belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu:
**Sence?** Günümüzde Tanrı'nın ölümünden doğan o büyük boşluğu, en çok *neyle* dolduruyoruz? Ve bu doldurma biçimi, bizi "Üst-İnsan"a mı yaklaştırıyor, yoksa "Son İnsan"a mı?