Sabah uyanıyorsun. Kahvaltıda peynir mi yumurta mı yesem diye düşünürken, bir anda için ürperiyor. Çünkü bu küçük seçim, aslında çok daha büyük bir şeyin yansıması: `Hayatını şekillendirme, kendini inşa etme özgürlüğün.` Ve işin tuhafı, bu özgürlük bazen bir hapishaneden farksız geliyor, değil mi?
Kapılar ardına kadar açık, ama sen eşikte donup kalıyorsun. İşte tam da burada, `varoluşçu kriz` kapıyı çalıyor.
Peki neden? Neden seçebilme yetisi, bu kadar yoğun bir kaygı ve sorumluluk yüklüyor üzerimize? Gelin, bu dipsiz kuyunun başına birlikte oturalım ve içine biraz bakalım.
Özgürlük: Lanetli Bir Hediye
20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden `Jean-Paul Sartre`, bu durumu şu meşhur sözüyle özetler:
Kaygının Diğer Yüzü: "Kaçış"
Peki bu dayanılmaz yükün altında ezilmemek için ne yapıyoruz? Sartre buna `kötü niyet (mauvaise foi)[/COLOR]` diyor. Kendimize yalan söyleyerek, özgürlüğümüzden kaçmaya çalışmak.
"Ben böyleyim, değişemem" demek, "Şu anki işimden nefret ediyorum ama ekonomik kriz var, başka seçeneğim yok" diye düşünmek... Bunların hepsi, seçim yapma sorumluluğunu bir şeye veya birine yükleyerek rahatlama çabası. Toplum kuralları, aile beklentileri, dinî dogmalar hatta astroloji bile bazen bu kaçış için sığındığımız limanlar olabiliyor. Çünkü "kaderim böyle yazılmış" demek, "ben böyle seçtim" demekten çok daha az acıtıyor içimizi.
Ancak bu noktada, Sartre'ın çağdaşı ve bazen de amansız eleştirmeni `Albert Camus` farklı bir pencere açar. Ona göre asıl mesele, saçma (absurd) bir dünyada anlam arayışımızdır. Seçimlerimizin nihai bir anlamı olmayabilir, ama bu, onları yapmaktan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, bu saçmalığı kabul edip `isyan ederek` yaşamaya devam etmek, kendi değerlerimizi yaratmaktır. Camus için Sisyphus, kayayı tepeye çıkarmaya mahkum edilmiş ama bu süreçte kendini özgür hissedebilen bir kahramandır.
Kriz, Bir Başlangıç Olabilir mi?
O halde, bu korkunç gibi görünen özgürlük ve onun getirdiği krizle nasıl baş edeceğiz? Belki de ilk adım, onunla `yüzleşmekten` geçiyor. Bu kaygı, senin özgür olduğunun kanıtı. Hissetmediğin tek an, seçimlerinin sorumluluğunu başkasına devrettiğin andır. İkinci adım ise, mükemmeliyetçilik tuzağına düşmemek. Her seçim, dünyayı yerinden oynatacak bir karar olmak zorunda değil. Bazen hangi filmi izleyeceğine karar verirken bile bu özgürlüğü deneyimleyebilirsin. Küçük pratikler, büyük korkuyu yenmende yardımcı olabilir.
`Varoluşçu kriz, bir çöküş değil, bir uyanış çağrısıdır.` Seni, otomatik pilottan çıkartıp hayatının direksiyonuna davet eder. Evet, direksiyonun başına geçmek korkutucudur, çünkü artık yoldaki her tümseği, her virajı sen idare edeceksin. Ama unutma, gideceğin yeri de sen seçeceksin.
Peki ya sen? Bu "mahkum edildiğin" özgürlük içinde, en çok hangi seçimlerin ağırlığını hissediyorsun? Yoksa bu ağırlığı hafifletmek için kendine hangi "küçük yalanları" söylüyorsun?
Peki neden? Neden seçebilme yetisi, bu kadar yoğun bir kaygı ve sorumluluk yüklüyor üzerimize? Gelin, bu dipsiz kuyunun başına birlikte oturalım ve içine biraz bakalım.
20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden `Jean-Paul Sartre`, bu durumu şu meşhur sözüyle özetler:
Burada "mahkum" kelimesi çok manidar. Sartre'a göre, bizler bir "essence" (öz, sabit bir tanım) ile dünyaya gelmiyoruz. Bir masa önceden masa olarak tasarlanır, ama insan öyle değil. Önce var oluruz, sonra yaptığımız `seçimlerle` kendimizi tanımlarız. Yani, sen "iyi bir insan" değilsin; sen, "iyi" olarak nitelendirdiğin seçimleri yaparak kendini öyle inşa ediyorsun. Bu inşanın tüm sorumluluğu, tek başına sana ait. İşte bu sorumluluk, özgürlüğün beraberinde getirdiği `varoluşsal kaygının` temel kaynağı. Kaçacak bir tanrı, değişmez bir kader ya da önceden çizilmiş bir yol yok. Yol, sen yürüdükçe oluşuyor ve sen onun tek mimarısın. Bu, muazzam bir güç ama aynı zamanda dayanılmaz bir yük gibi gelebilir."İnsan, özgürlüğe mahkumdur."
Peki bu dayanılmaz yükün altında ezilmemek için ne yapıyoruz? Sartre buna `kötü niyet (mauvaise foi)[/COLOR]` diyor. Kendimize yalan söyleyerek, özgürlüğümüzden kaçmaya çalışmak.
Ancak bu noktada, Sartre'ın çağdaşı ve bazen de amansız eleştirmeni `Albert Camus` farklı bir pencere açar. Ona göre asıl mesele, saçma (absurd) bir dünyada anlam arayışımızdır. Seçimlerimizin nihai bir anlamı olmayabilir, ama bu, onları yapmaktan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, bu saçmalığı kabul edip `isyan ederek` yaşamaya devam etmek, kendi değerlerimizi yaratmaktır. Camus için Sisyphus, kayayı tepeye çıkarmaya mahkum edilmiş ama bu süreçte kendini özgür hissedebilen bir kahramandır.
O halde, bu korkunç gibi görünen özgürlük ve onun getirdiği krizle nasıl baş edeceğiz? Belki de ilk adım, onunla `yüzleşmekten` geçiyor. Bu kaygı, senin özgür olduğunun kanıtı. Hissetmediğin tek an, seçimlerinin sorumluluğunu başkasına devrettiğin andır. İkinci adım ise, mükemmeliyetçilik tuzağına düşmemek. Her seçim, dünyayı yerinden oynatacak bir karar olmak zorunda değil. Bazen hangi filmi izleyeceğine karar verirken bile bu özgürlüğü deneyimleyebilirsin. Küçük pratikler, büyük korkuyu yenmende yardımcı olabilir.
`Varoluşçu kriz, bir çöküş değil, bir uyanış çağrısıdır.` Seni, otomatik pilottan çıkartıp hayatının direksiyonuna davet eder. Evet, direksiyonun başına geçmek korkutucudur, çünkü artık yoldaki her tümseği, her virajı sen idare edeceksin. Ama unutma, gideceğin yeri de sen seçeceksin.
Peki ya sen? Bu "mahkum edildiğin" özgürlük içinde, en çok hangi seçimlerin ağırlığını hissediyorsun? Yoksa bu ağırlığı hafifletmek için kendine hangi "küçük yalanları" söylüyorsun?