Şu an oturduğun yeri düşün. Belki bir kafede, belki evinin koltuğundasın. Önünde, hayatının geri kalanını şekillendirecek sayısız seçenek var: Hangi kariyeri seçeceksin? Kiminle birlikte olacaksın? Hangi değerler için yaşayacaksın? İşin ilginç yanı, bu soruların hazır bir cevabı yok. Ailemiz, toplum, din bize bir kılavuz sunar gibi yapar ama son düdük öttüğünde, o seçimi yapacak olan sadece ve sadece biziz. İşte tam da bu noktada, **varoluşçu özgürlük** denen o muazzam ve bir o kadar da ürkütücü kavramla burun buruna geliyoruz.
Peki bu özgürlük, bizi özgürleştiren kanatlar mı, yoksa içinde boğulduğumuz bir olasılıklar denizi mi?
"İnsan, Kendi Eseridir": Varoluşun Çıplak Sorumluluğu
Varoluşçuluğun babalarından **Jean-Paul Sartre**, bu durumu şu meşhur sözüyle özetler:
Bu, ne muhteşem bir iddia değil mi?
Doğuştan gelen bir "insan doğası", sabit bir "kader" yok. Biz, kendi yollarımızı adım adım, her bir seçimimizle inşa ediyoruz. **Simone de Beauvoir** da bu fikri, özgürlüğümüzün başkalarının özgürlüğünün sınırında bittiğini söyleyerek tamamlar. Yani özgürüz, ama sorumsuz değiliz. Her tercihimiz, sadece bizi değil, etrafımızdaki dünyayı da şekillendiriyor. Bu sorumluluk, bazen bir dağ gibi omuzlarımızın üzerine çökebilir. "Ya yanlış seçersem?" sorusu, özgürlüğün gölgesinde gezinen bir korkuya dönüşebilir.
Kaygı ve Hiçlik: Boşluğa Bakmak
İşte bu ağır sorumluluk hissi, **Søren Kierkegaard**'ın deyimiyle "kaygı"yı (anksiyete) doğurur. Bu, korkudan farklıdır. Korkunun bir nesnesi vardır (örümcek, yükseklik). Kaygı ise hiçliğe, sonsuz olasılıklara ve nihai belirsizliğe duyulan bir histir. Önümüzde açılan uçuruma bakma hissidir.
Sartre buna "hiçlik" (le néant) diyor. Biz, olan şeylerle (varolan) değil, olmayan ama olabilecek şeylerle (hiçlik) meşgulüz. "Neden buradayım?" sorusu, bu hiçliğin ortasında yankılanır.
Peki, bu kaygı ve sorumluluk denizinde nasıl yüzebiliriz? Burada iki büyük filozofun yolu ayrılır.
İki Yol Ayrımı: Otantiklik mi, Kötü Niyet mi?
**Sartre** için, bu özgürlük yükünden kaçmanın bir yolu var: ``Kötü Niyet (Mauvaise Foi).`` Kendimizi bir "şey" gibi göstererek sorumluluktan kaçmaktır bu. "Ben böyleyim, değişemem" diyen, rollerine (iyi eş, sadık çalışan) sığınan, toplumun beklentilerini kendi seçimiymiş gibi benimseyen insan, kötü niyet içindedir. Özgürlüğünü inkar eder.
Buna karşılık, **Martin Heidegger**'in "otantik olma" kavramı bir çıkış kapısı gibidir. Ölümün kaçınılmazlığını (ölüme-doğru-varlık) idrak ederek yaşamak, bizi bu anlamsız olasılıklar denizinden kurtarıp, şimdi ve burada olanı seçmeye, kendi hayatımızın "yazarı" olmaya iter. Kaygıyı bastırmak yerine, onu bir rehber olarak kabul etmektir.
Peki ya siz? Bu sonsuz özgürlük denizinde, kendinizi daha çok bir kâşif gibi mi hissediyorsunuz, yoksa yönünü kaybetmiş bir denizci gibi mi?
``Belki de asıl özgürlük, bu boşluğun ortasında, kendi anlamımızı cesurca inşa etme iradesini gösterebilmektir.`` Her "evet" dediğimizde, sayısız "hayır"ı geride bırakırız. Bu, bir kayıp mıdır, yoksa bir olgunlaşma işareti mi?
Sorum şu: **Sizce, bu ezici özgürlük ve sorumluluk karşısında, insanın "kötü niyet"e sığınması anlaşılır bir kaçış mı, yoksa affedilmez bir ihanet mi?**
Varoluşçuluğun babalarından **Jean-Paul Sartre**, bu durumu şu meşhur sözüyle özetler:
"İnsan, önce var olur; sonra kendini ne yapmak istiyorsa o olur. İnsan, kendi eseridir."
Bu, ne muhteşem bir iddia değil mi?
İşte bu ağır sorumluluk hissi, **Søren Kierkegaard**'ın deyimiyle "kaygı"yı (anksiyete) doğurur. Bu, korkudan farklıdır. Korkunun bir nesnesi vardır (örümcek, yükseklik). Kaygı ise hiçliğe, sonsuz olasılıklara ve nihai belirsizliğe duyulan bir histir. Önümüzde açılan uçuruma bakma hissidir.
Peki, bu kaygı ve sorumluluk denizinde nasıl yüzebiliriz? Burada iki büyük filozofun yolu ayrılır.
**Sartre** için, bu özgürlük yükünden kaçmanın bir yolu var: ``Kötü Niyet (Mauvaise Foi).`` Kendimizi bir "şey" gibi göstererek sorumluluktan kaçmaktır bu. "Ben böyleyim, değişemem" diyen, rollerine (iyi eş, sadık çalışan) sığınan, toplumun beklentilerini kendi seçimiymiş gibi benimseyen insan, kötü niyet içindedir. Özgürlüğünü inkar eder.
Buna karşılık, **Martin Heidegger**'in "otantik olma" kavramı bir çıkış kapısı gibidir. Ölümün kaçınılmazlığını (ölüme-doğru-varlık) idrak ederek yaşamak, bizi bu anlamsız olasılıklar denizinden kurtarıp, şimdi ve burada olanı seçmeye, kendi hayatımızın "yazarı" olmaya iter. Kaygıyı bastırmak yerine, onu bir rehber olarak kabul etmektir.
Peki ya siz? Bu sonsuz özgürlük denizinde, kendinizi daha çok bir kâşif gibi mi hissediyorsunuz, yoksa yönünü kaybetmiş bir denizci gibi mi?
``Belki de asıl özgürlük, bu boşluğun ortasında, kendi anlamımızı cesurca inşa etme iradesini gösterebilmektir.`` Her "evet" dediğimizde, sayısız "hayır"ı geride bırakırız. Bu, bir kayıp mıdır, yoksa bir olgunlaşma işareti mi?
Sorum şu: **Sizce, bu ezici özgürlük ve sorumluluk karşısında, insanın "kötü niyet"e sığınması anlaşılır bir kaçış mı, yoksa affedilmez bir ihanet mi?**