Osmanlı’nın güneşi, bir öğle vakti kadar kısa ama yakıcı bir saltanata sahipti. Sekiz yıl, bir imparatorluk için bir nefes alıp verme süresi sayılır. O ise, bu sekiz yıla, bir çağı kapatıp yeni bir çağı başlatacak kadar büyük bir devrim sığdırdı. Yavuz Sultan Selim, sadece bir fatih değil; tarihin akışını zorla yeniden yazan, demirden bir irade ve derin bir tefekkürün ta kendisiydi. Tahtı, kardeş kanıyla değil, kaçınılmaz bir kaderle bulanıklaşmış bir mirasın üzerine kurulmuştu. Ve o, bu mirası, dünyanın merkezine yerleştirecek, İstanbul’u gerçek anlamda bir İslam hilafetinin başkenti yapacaktı. Onun hikayesi, bir taht mücadelesinin ötesinde, içsel bir arayışın destanıdır. Şiirler yazan, Farsça divan sahibi bir hassas ruhla; at üstünde günlerce sefere dayanan, kılıcı en keskin savaşçıyı aynı bedende buluşturmuştu. Doğuda, tarihin kadim gücü Safevi Şah İsmail’i tarihin en keskin dönemeçlerinden birinde durdururken; güneyde, Memlük Sultanlığı’nın köklü direncini kırıp mukaddes toprakların anahtarını Osmanlı’ya taşıdı. Onun adı, “Yavuz” lakabıyla anılır: Sert, katı, amansız. Ancak onun asıl hikayesi, bu lakabın soğuk gölgesinden sıyrılıp, bir devletin ve bir medeniyetin kader çizgisini nasıl kalın ve silinmez bir mürekkeple çektiğini görmekte yatar. |
|
- Doğum: 10 Ekim 1470, Amasya
- Ölüm: 21/22 Eylül 1520, Çorlu (49 yaşında)
- Saltanat Süresi: 1512 – 1520 (8 Yıl)
- En Büyük Başarısı: Hilafetin Osmanlı Hanedanı’na Geçişi ve Osmanlı’yı Bir İslam İmparatorluğuna Dönüştürmesi
- Unvanları: Yavuz Sultan, Selim Şah, Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn (İki Kutsal Caminin Hizmetkârı)
- Mirası: 6.5 milyon km²’yi aşan, üç kıtaya yayılan, siyasi ve dini otoriteyi merkezde toplayan bir cihan devleti.
Yavuz Sultan Selim, bir şehzade olarak klasik saray entrikalarının içine değil, devletin en sarp cephesine doğdu. Babası II. Bayezid onu Trabzon Sancakbeyi olarak atadığında, Selim henüz çocuk denilecek bir yaştaydı. Burada, Osmanlı’nın doğudaki en tehlikeli rakibiyle, Safevilerle ve onların Anadolu’daki yayılmacı siyasetiyle ilk elden mücadele etmeyi öğrendi. Trabzon, bir idare okulundan ziyade, bir savaş akademisiydi. Şehzade Selim, babasının barışçıl ve ihtiyatlı politikalarına karşı içten içe bir öfke ve kaygı beslemeye başladı. Ona göre, Şah İsmail’in Kızılbaş propagandası Anadolu’nun sosyal dokusunu parçalıyor ve devletin bekası için en büyük tehdidi oluşturuyordu. Bu dönem, onun karakterini şekillendirdi: Sert, disiplinli, askeri dehayla örülmüş ve derin bir stratejik öngörüye sahip.
Babasının yaşlanması ve kardeşleri Ahmed ile Korkut’un taht mücadelesine girmesi, Selim’i harekete geçmeye zorladı. Kendisine verilen sancak, tahtın en uzak köşesiydi. Bu, onun için bir kenara itilmek anlamına geliyordu. İki defa, ordusuyla İstanbul’a yürüdü. İlkinde, babasıyla karşılaştı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak ikincisinde, yeniçerilerin de desteğini arkasına alarak, babası II. Bayezid’i tahttan feragat etmeye mecbur bıraktı. Bu, sıradan bir saltanat değişimi değildi. Bu, devletin rotasını tamamen değiştirecek bir ihtilaldi. Tahta çıktıktan sonra, muhtemel bir iç savaşı ve taht iddialarını sonsuza dek susturmak için kardeşlerini ve yeğenlerini ortadan kaldırması, onun “Yavuz” lakabını almasının en önemli sebebidir. Bu acımasız karar, onun psikolojisinde derin izler bırakmış, ömrü boyunca onu yalnızlaştırmıştır. Amacı, kaosu önlemek ve parçalanmakta olan bir devleti tek bir yumruk halinde birleştirmekti.
"Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş / Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş."
(Şiirinden: "Dünyanın padişahı olmak boş bir kavga imiş / Bir veliye kul olmak her şeyden üstün imiş.")
Tahtını sağlamlaştırır sağlamlaştırmaz, gözünü asıl hedefine, Şah İsmail’e çevirdi. Bu, sadece toprak kazanma savaşı değil, bir varoluş mücadelesi, bir mezhep çatışması ve iki karizmatik liderin nihai hesaplaşmasıydı. 1514 yılında, Çaldıran Ovası’nda tarihin gördüğü en kritik meydan muharebelerinden biri yaşandı. Selim’in disiplinli, topçu gücü yüksek modern ordusu, İsmail’in süvari ağırlıklı, fanatik Kızılbaş ordusunu bozguna uğrattı. Şah İsmail savaş alanından yaralı olarak kaçtı. Çaldıran, sadece bir zafer değildi. Anadolu’daki Safevi tehdidini kökünden kesti, Osmanlı’nın doğu sınırlarını güvence altına aldı ve Selim’i tartışmasız bir otorite haline getirdi. Bu zafer, onun için bir son değil, yeni bir başlangıçtı.
Doğuyu emniyete aldıktan sonra, sıra güneydeki kadim İslam devleti Memlük Sultanlığı’na gelmişti. Memlükler, kutsal şehirler Mekke ve Medine’nin koruyucusu ve hilafetin (siyasi anlamda zayıf da olsa) hamisiydi. Selim’in hedefi açıktı: İslam dünyasının liderliğini ele geçirmek. 1516’da Mercidabık’ta, 1517’de Ridaniye’de, Osmanlı ordusu Memlükleri tarihe gömdü. Son Memlük Sultanı Kansu Gavri ve Tomanbay yenildi. Kahire düştü. Bu zaferlerin sonucu muazzamdı: Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz Osmanlı topraklarına katıldı. Ve en önemlisi, o sırada Kahire’de bulunan son Abbasi halifesi III. Mütevekkil, (tartışmalı tarihi rivayetlere göre) hilafeti ve kutsal emanetleri Yavuz Sultan Selim’e devretti. Artık Selim, “Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” (İki Kutsal Caminin Hizmetkârı) unvanını taşıyor ve İslam dünyasının hem siyasi hem de dini lideri oluyordu.
Fetihlerinden dönen Selim, muazzam bir gücün sahibi olmasına rağmen, şatafattan uzak, sade ve mütevazı bir hayat sürdü. Sürekli sefer halinde olduğu için sarayda pek oturmadı. Ölümü de, yeni bir sefere hazırlanırken, sıradan bir konaklama yerinde, Çorlu’da geldi. Sebebi tam olarak bilinmeyen bir hastalık (bir ihtimal şarbon) onu, henüz 49 yaşındayken, sekiz yılda inşa ettiği imparatorluğun başında, ansızın alıp götürdü. Geride, oğlu Süleyman’a, dünyanın en güçlü, en organize ve en korkulan devletini bıraktı. Onun katı disiplini ve radikal reformları, “Muhteşem Süleyman”ın altın çağının temelini oluşturdu. Donanmayı güçlendirdi, hazineyi ağzına kadar doldurdu, merkezi otoriteyi zirveye çıkardı.
Yavuz Sultan Selim, tarihte nadir görülen bir “eylem ve tefekkür” insanıdır. Şair ruhlu, ama aynı zamanda amansız bir pragmatistti. Kararları, duygusallıktan tamamen arınmış, soğuk bir hesap üzerine kuruluydu. İçinde büyük bir yalnızlık ve belki de kaderinden duyduğu bir hüzün taşıyordu. Çaldıran’dan önce askerlerine hitaben yazdığı meşhur şiir, bu iç dünyasının bir yansımasıdır. Dünya saltanatını “kuru bir kavga” olarak gören bu padişah, asıl manevi liderliğin peşindeydi. Onun mirası, fethedilen topraklardan çok daha büyüktür. Osmanlı Devleti’ni bir “cihan imparatorluğu” ve “İslam’ın hamisi” kimliğine kavuşturmuş, İstanbul’u siyasi olduğu kadar dini bir merkez haline getirmiştir. Sekiz yıl, bir ömre bedeldi. Ve o, bu kısa, yoğun ve yakıcı ömrüyle, dünya tarihinin coğrafyasını ve siyasetini kalıcı olarak değiştirdi.