Arkadaşlar, durum vahim. Ben bu satırları yazarken, profesyonel hayatımda bir sunumun ortasındayım ama aklım, gözüm, kalbim dün geceki o üçüncü periyotta kaldı. Ekrana kilitlenmiş, nefesimi tutmuş, Sasha'nın o muhteşem drive'ını izliyordum. Sonra o geldi... Hakem Mike'ın düdüğü.
AKIL ALMAZ BİR HÜCUM FAULÜ! Masada "evet efendim" derken içimden küfrün bini bir para. Siz de yaşıyorsunuz bu çelişkiyi değil mi?
Ofis Mi, Tribün Mü? İkilemde Kalan Ruh
Takım tutmak artık sadece 90 dakika ya da 48 dakika değil. O, bir taşınabilir çılgınlık. Telefonun altında gizlice maç izlemek, tuvalet molalarının süresini uzatmak, toplantıda "düşünüyorum" derken aslında o pozisyonun tekrarını analiz etmek... Hepimiz aynı gemideyiz. Patron "stratejik planlama"dan bahsederken, benim stratejim ikinci yarıda nasıl geri döneceğiz sorusuna takılı kalmış. Bu bir hayat tarzı ve biz bu deliliğe gönüllüyüz!
Adalet Arayışı ve İçsel Fırtına
Dönelim o rezil pozisyona. Sasha tamamen temiz bir bloktan geçti, savunmacı ayaklarını sürüyerek düştü. Ve işte o an... Mike'ın ıslığı. Ofisteki o anlık sessizlikte, "NO WAY!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. İçimde bir isyan, bir adalet arayışı fokurduyor. İnsan kendi işine konsantre olmak ister ama o faulün görüntüsü gözlerimin önüne geliyor. Sosyal medyaya bakıyorum, tüm dünya aynı şeyi konuşuyor. Bu sadece bir faul değil, günümüzün verimliliğini çalan, moralini bozan bir olay!
Taraftar Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı ve Hafifliği
Evet, bazen yoruyor. Bazen "keşke bu kadar takmasam" dedirtiyor. Ama işte o an, takımın dördüncü periyotta 12-0'lık bir seriyle geri döndüğünü görünce, ofiste tek başına kısık bir "EVET!" çığlığı atmak... Paha biçilemez. O an, tüm günün stresi, o haksız faulün verdiği öfke, hepsi uçup gidiyor. Biz böyleyiz işte. Acısıyla tatlısıyla, ofiste, evde, yolda, her yerde takımımızın peşindeyiz.
Sonuç olarak, şu an ofiste olabilirim ama ruhum hala o salonda. Mike'ın o kararı ve takımımızın verdiği müthiş tepki, aklımdan çıkmıyor. Bu sadece bir maç değil, bizim hikayemiz. Ve bu hikaye, ofis kapılarını da aşıyor.
Siz de benim gibi misiniz? İşte, okulda, toplantıda aklınız maçta kalan? Dünkü o faul hakkında ne düşünüyorsunuz, haksız mıyım? Söyleyin!
Takım tutmak artık sadece 90 dakika ya da 48 dakika değil. O, bir taşınabilir çılgınlık. Telefonun altında gizlice maç izlemek, tuvalet molalarının süresini uzatmak, toplantıda "düşünüyorum" derken aslında o pozisyonun tekrarını analiz etmek... Hepimiz aynı gemideyiz. Patron "stratejik planlama"dan bahsederken, benim stratejim ikinci yarıda nasıl geri döneceğiz sorusuna takılı kalmış. Bu bir hayat tarzı ve biz bu deliliğe gönüllüyüz!
Dönelim o rezil pozisyona. Sasha tamamen temiz bir bloktan geçti, savunmacı ayaklarını sürüyerek düştü. Ve işte o an... Mike'ın ıslığı. Ofisteki o anlık sessizlikte, "NO WAY!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. İçimde bir isyan, bir adalet arayışı fokurduyor. İnsan kendi işine konsantre olmak ister ama o faulün görüntüsü gözlerimin önüne geliyor. Sosyal medyaya bakıyorum, tüm dünya aynı şeyi konuşuyor. Bu sadece bir faul değil, günümüzün verimliliğini çalan, moralini bozan bir olay!
Evet, bazen yoruyor. Bazen "keşke bu kadar takmasam" dedirtiyor. Ama işte o an, takımın dördüncü periyotta 12-0'lık bir seriyle geri döndüğünü görünce, ofiste tek başına kısık bir "EVET!" çığlığı atmak... Paha biçilemez. O an, tüm günün stresi, o haksız faulün verdiği öfke, hepsi uçup gidiyor. Biz böyleyiz işte. Acısıyla tatlısıyla, ofiste, evde, yolda, her yerde takımımızın peşindeyiz.
Sonuç olarak, şu an ofiste olabilirim ama ruhum hala o salonda. Mike'ın o kararı ve takımımızın verdiği müthiş tepki, aklımdan çıkmıyor. Bu sadece bir maç değil, bizim hikayemiz. Ve bu hikaye, ofis kapılarını da aşıyor.
Siz de benim gibi misiniz? İşte, okulda, toplantıda aklınız maçta kalan? Dünkü o faul hakkında ne düşünüyorsunuz, haksız mıyım? Söyleyin!