20. yüzyılın zihinlerini allak bullak eden, kafelerin dumanlı atmosferinde özgürlüğün hem hafifliğini hem de ağırlığını ilan eden bir isim: Jean-Paul Sartre. O, yalnızca bir filozof ya da yazar değil; bir çağın vicdanı, bir kuşağın isyan bayrağıydı. Hayatı, fikirleri kadar çalkantılı, ilişkileri kadar karmaşık, eserleri kadar katmanlıydı. Babasını erken kaybedişiyle başlayan "fazlasıyla" özgür bir çocukluk, annesi ve dedesinin sevgi dolu ama boğucu dünyasında şekillenen bir yalnızlık... Bu yalnızlık, onu kitapların dünyasına sığınmaya, orada kendi krallığını kurmaya itti. Henüz çocukken, var olmanın anlamını sorgulayan bu küçük adam, büyüdüğünde tüm dünyaya "Varoluşçuluk" adını verdiği bir deprem yaşatacaktı. Sartre, bir düşünce savaşçısıydı. Kalemiyle, sahnesiyle, eylemleriyle sürekli savaştı. İkinci Dünya Savaşı'nın soğuk, karanlık günlerinde direnişin bir parçası oldu, "Varlık ve Hiçlik" gibi devasa bir felsefi anıtı işgal altındaki Paris'te yazdı. Sonrasında, Simone de Beauvoir ile kurduğu efsanevi ve özgürlükçü birliktelik, aşkın ve ilişkilerin geleneksel kalıplarını paramparça etti. Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddedişiyle kurumlara meydan okudu, sokaklarda devrim için yürüdü. Onun hikayesi, özgürlüğün dayanılmaz cazibesi ve katlanılmaz sorumluluğu arasında kıvranan modern insanın trajikomik destanıdır. |
|
- Doğum: 21 Haziran 1905, Paris, Fransa
- Ölüm: 15 Nisan 1980, Paris, Fransa
- Meslekler: Filozof, Yazar, Oyun Yazarı, Eleştirmen, Politik Aktivist
- Felsefi Akım: Varoluşçuluk, Fenomenoloji, Marksizm
- En Önemli Eserleri: "Varlık ve Hiçlik", "Bulantı", "Sinekler", "Gizli Oturum", "Akıl Çağı" (Yolların Özgürlüğü serisi)
- Unutulmaz Mirası: "Varoluş özden önce gelir" düsturuyla, insanı kaderinin tek sorumlusu ve yaratıcısı ilan edişi.
- Hayat Arkadaşı: Simone de Beauvoir
Jean-Paul Sartre, daha ilk nefesinde "fazlalık" olmanın gölgesiyle tanıştı. Babasının ölümü, onu annesi Anne-Marie ve dedesi Karl Schweitzer'in evine, bir yetişkinler müzesine mahkum etti. Burada, kendisini "çirkin" olarak niteleyen bu keskin zekalı çocuk, sevgiyi koşulsuz ama performansla ilişkili bir ödül olarak öğrendi. Dedesinin kütüphanesi, kaçışının ve inşasının mekanı oldu. Kelimelerle oynayarak, kahramanlar yaratarak kendi değerini kanıtlamaya çalıştı. Bu dönem, onun "Bulantı" romanındaki Antoine Roquentin'in kitaplardan ve geçmişten medet umma halinin, ya da "Sözcükler" otobiyografisindeki acımasız özeleştirisinin temelini attı. Sartre için dünya, başlangıçta bir sahneden ibaretti ve o, bu sahnede kendisine biçilmiş rolü oynamakla yükümlü hissediyordu; ta ki bu rolün kendisi tarafından yazılabileceğini fark edene kadar.
École Normale Supérieure'deki yıllar, Sartre için bir uyanış ve isyan çağıydı. Burada, hayatının aşkı ve entelektüel eşi Simone de Beauvoir ile tanıştı. Onunla kurdukları "gerekli aşk" sözleşmesi, burjuva ahlakına ve evlilik kurumuna karşı somut bir meydan okumaydı. Berlin'de Edmund Husserl'in fenomenolojisi ve Martin Heidegger'in felsefesiyle tanışması, zihninde bir devrim yarattı. Artık elinde, bilinci ve dünyayı anlamlandırmak için güçlü bir araç vardı. Ancak asıl dönüşüm, İkinci Dünya Savaşı'nın vahşeti ve 9 aylık esaret döneminde geldi. Somut bir şekilde özgürlüğünden mahrum edilmişken, özgürlüğün ne demek olduğunu daha derinden kavradı. İşgal altındaki Paris'e döndüğünde, direniş dergilerine yazılar yazdı ve başyapıtı "Varlık ve Hiçlik"i kaleme aldı. Bu eser, sadece bir felsefe metni değil, bir savaş çığlığıydı: İnsan "kendi için varlık"tır, özü yoktur, tamamen özgürdür ve bu özgürlüğün getirdiği dayanılmaz sorumlulukla baş başadır. "İnsan, olmak istediği şey olmak için kendini nasıl yaratıyorsa odur."
"İnsan, özgürlüğe mahkumdur." – Jean-Paul Sartre, "Varlık ve Hiçlik"
Sartre, felsefesini sadece akademik metinlerle değil, roman ve oyunlarla kitlelere ulaştırdı. "Bulantı", varoluşun anlamsız, amaçsız, mide bulandırıcı yönünü keşfeden bir adamın günlüğüdür. Nesnelerin fazlalığı ve saçmalığı karşısında duyulan bu bulantı, özgür bir bilincin uyanışının ilk sancısıdır. Oyunları ise felsefi fikirlerini ete kemiğe büründürdüğü arenaydı. "Sinekler"de, Yunan mitolojisini yeniden yorumlayarak işbirlikçi Vichy rejimine ve pişmanlık duygusuna karşı bir direniş çağrısı yaptı. "Gizli Oturum" ise belki de en çarpıcı ifadesini bulduğu yerdi. Üç karakterin bir odada, birbirlerinin cehennemi olmaya mahkum edilişi, Sartre'ın insan ilişkilerindeki çatışma ve "bakış" fenomenine dair derin tespitini özetler: İnsan, başkasının bakışı altında bir "şey"e dönüşme tehlikesiyle her an yüz yüzedir.
Sartre için düşünmek, asla yalnızca düşünmek değildi; eylem demekti. Savaş sonrası dönemde, kendini giderek daha fazla politik angajmana adadı. Varoluşçuluğu, bir hümanizm olarak savundu ve sonraları Marksizm'le diyaloga girdi. 1964'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetmesi, dünyada büyük yankı uyandırdı. Gerekçesi nettir: Bir yazarın kurumsallaşmış bir otorite tarafından onaylanmasını reddetmek ve bağımsızlığını korumak. 1968 Mayıs'ında, isyancı öğrencilerin yanında sokaklardaydı. Yaşlılığında neredeyse kör olmasına rağmen, sesini ezilenlerden, sömürülenlerden yana duyurmaya devam etti. Onun politik duruşu, felsefesinin doğal bir uzantısıydı: Eğer insan özgürse ve dünyada sorumluysa, bu dünyadaki adaletsizliklere kayıtsız kalamazdı.
Sartre, 15 Nisan 1980'de, kalemi ve düşüncesiyle sarsmaya çalıştığı bir dünyadan ayrıldı. Cenazesine on binlerce kişi katıldı; bu, Fransa'nın Voltaire'den beri gördüğü en kalabalık aydın cenazesiydi. Mirası, rahatsız ediciliğini hiç yitirmedi. Onun "varoluşçuluk"u, bize ne kadar özgür olduğumuzu hatırlatan bir aynadır. Bu özgürlük, bir lütuf değil, bir yüktür. Bizi mazeretsiz, sığınaksız, tanrısız bırakır. Her seçimimizle kendimizi ve dünyayı yeniden yaratırız. Bu, hem muazzam bir güç, hem de derin bir kaygı kaynağıdır. Sartre, 20. yüzyıl insanının bu kaygıyı en keskin şekilde hisseden ve onu sanatla, felsefeyle, eylemle ifade eden sesi oldu. Bugün, bir kararı verirken, bir rolü üstlenirken ya da başkasının bakışı altında ezilirken, hala onun o keskin, acımasız, özgürleştirici sözlerini duyarız: İnsan, kendi yaptığı şeydir. Başka bir şey değil.