Bir düşünün. Yan daireden çocuğunuzun sınıf arkadaşı hasta olsa, üzülürsünüz, geçmiş olsun dersiniz. Ama kendi çocuğunuzun ateşi çıksa, dünya başınıza yıkılır, bütün gece başında bekler, içiniz acır. Bu, hepimizin yaşadığı çok temel, çok "doğal" bir duygu. Peki, bu duygu sadece biyolojik bir içgüdü mü, yoksa ahlaken de savunulabilir bir durum mu? 
İşin ilginç yanı, bu soru felsefe tarihinde hep bir gerilim yaratmış. Bir yanda, evrim bize yakın akrabalarımızı koruma ve sevme eğilimini kodlamış gibi duruyor. Türün devamı için gerekli. Ama ahlak dediğimiz şey, çoğu zaman bu "doğal" eğilimlerin ötesine geçmeyi, daha tarafsız, daha evrensel bir bakış açısı benimsemeyi gerektirmez mi? İşte tam da burada kılıçlar çekiliyor.
Evrensel Ahlakın Soğuk Işığı
Bazı düşünürler, özellikle de faydacılık geleneğinden gelenler, bu konuda oldukça radikal bir tutum alır. Onlara göre ahlak, "en fazla sayıda insana en yüksek faydayı" sağlamakla ilgilidir. Bu lensle baktığımızda, kendi çocuğunuzun ihtiyacı ile bir yabancı çocuğun ihtiyacı *ahlaken* eşit değerde olmalıdır. Mesela, çocuğunuza alacağınız pahalı bir oyuncağın parasıyla, dünyanın bir yerindeki on çocuğun hayatını kurtarabilirseniz, bunu yapmamak ahlaki bir sorumluluğu ihmal etmek olarak görülebilir. Filozof Peter Singer'ın bu yöndeki argümanları oldukça meşhurdur ve birçok kişiyi rahatsız eder. Çünkü bizi en derin duygularımızla yüzleştirir.
Özel Bağların Sıcaklığı ve Ahlaki Öncelik
Diğer tarafta ise, ahlakın bu şekilde soğuk ve hesapçı olamayacağını savunanlar var. Onlara göre, insan hayatı özel ilişkiler, bağlılıklar ve sorumluluklar üzerine kuruludur. Eşimiz, çocuğumuz, anne-babamız ile aramızdaki bağ, bize onlara karşı özel ve daha güçlü sorumluluklar yükler. Bu bağlar, hayatımıza anlam veren şeylerdir. Filozof Bernard Williams, eşini bir yabancıyla aynı şekilde değerlendiren birinin ahlaklı değil, "ahlak canavarı" olduğunu söylercesine, bu evrenselci yaklaşıma karşı çıkar. Ona göre, çocuğunuza duyduğunuz özel sevgi ve ona öncelik vermeniz, sizi daha iyi bir ebeveyn, dolayısıyla daha iyi bir insan yapar.
Belki de ahlak, evrensel kuralları uygulamak değil, içinde bulunduğumuz özel bağlamlarda doğru olanı yapma becerisidir.
Pratikte ne oluyor peki? Bir yangın anında, itfaiyeci önce kendi çocuğunu mu kurtarır? Yoksa en kolay ulaşılabilir çocuğu mu? Bu ikilem, teorinin pratikte nasıl çatladığını gösterir. Stoacılar gibi bazı okullar, sevgiyi bir "daire" olarak görürdü. En içte aile, sonra akrabalar, sonra vatandaşlar, en dışta tüm insanlık... Erdem, bu daireyi mümkün olduğunca genişletmekti, ama en içteki daireyi tamamen yok saymak değil.
Sonuç olarak... Yok, "sonuç" diye bir şey yok aslında. Bu, bitmeyecek bir tartışma. Biyolojik içgüdülerimiz, evrensel ahlak iddiaları ve özel hayatlarımızdaki somut sorumluluklarımız arasında sürekli bir gerilimde yaşıyoruz. Belki de bu gerilimi tamamen çözmek değil, onunla bilinçli bir şekilde yaşamak mı gerekiyor?
Sizce, kendi çocuğunuza duyduğunuz o "doğal" ve ezici sevgi, ahlaki bir mazeret mi, yoksa ahlakın ta kendisini oluşturan temel bir yapı taşı mı?
İşin ilginç yanı, bu soru felsefe tarihinde hep bir gerilim yaratmış. Bir yanda, evrim bize yakın akrabalarımızı koruma ve sevme eğilimini kodlamış gibi duruyor. Türün devamı için gerekli. Ama ahlak dediğimiz şey, çoğu zaman bu "doğal" eğilimlerin ötesine geçmeyi, daha tarafsız, daha evrensel bir bakış açısı benimsemeyi gerektirmez mi? İşte tam da burada kılıçlar çekiliyor.
Bazı düşünürler, özellikle de faydacılık geleneğinden gelenler, bu konuda oldukça radikal bir tutum alır. Onlara göre ahlak, "en fazla sayıda insana en yüksek faydayı" sağlamakla ilgilidir. Bu lensle baktığımızda, kendi çocuğunuzun ihtiyacı ile bir yabancı çocuğun ihtiyacı *ahlaken* eşit değerde olmalıdır. Mesela, çocuğunuza alacağınız pahalı bir oyuncağın parasıyla, dünyanın bir yerindeki on çocuğun hayatını kurtarabilirseniz, bunu yapmamak ahlaki bir sorumluluğu ihmal etmek olarak görülebilir. Filozof Peter Singer'ın bu yöndeki argümanları oldukça meşhurdur ve birçok kişiyi rahatsız eder. Çünkü bizi en derin duygularımızla yüzleştirir.
"Eğer bir çocuğu boğulmaktan kurtarmak pahalı giysilerimizi mahvetmeyi gerektiriyorsa, onu kurtarmakla yükümlüyüz. Uzak diyarlardaki çocuklar için de aynı şey geçerli."
Diğer tarafta ise, ahlakın bu şekilde soğuk ve hesapçı olamayacağını savunanlar var. Onlara göre, insan hayatı özel ilişkiler, bağlılıklar ve sorumluluklar üzerine kuruludur. Eşimiz, çocuğumuz, anne-babamız ile aramızdaki bağ, bize onlara karşı özel ve daha güçlü sorumluluklar yükler. Bu bağlar, hayatımıza anlam veren şeylerdir. Filozof Bernard Williams, eşini bir yabancıyla aynı şekilde değerlendiren birinin ahlaklı değil, "ahlak canavarı" olduğunu söylercesine, bu evrenselci yaklaşıma karşı çıkar. Ona göre, çocuğunuza duyduğunuz özel sevgi ve ona öncelik vermeniz, sizi daha iyi bir ebeveyn, dolayısıyla daha iyi bir insan yapar.
Belki de ahlak, evrensel kuralları uygulamak değil, içinde bulunduğumuz özel bağlamlarda doğru olanı yapma becerisidir.
Pratikte ne oluyor peki? Bir yangın anında, itfaiyeci önce kendi çocuğunu mu kurtarır? Yoksa en kolay ulaşılabilir çocuğu mu? Bu ikilem, teorinin pratikte nasıl çatladığını gösterir. Stoacılar gibi bazı okullar, sevgiyi bir "daire" olarak görürdü. En içte aile, sonra akrabalar, sonra vatandaşlar, en dışta tüm insanlık... Erdem, bu daireyi mümkün olduğunca genişletmekti, ama en içteki daireyi tamamen yok saymak değil.
Sonuç olarak... Yok, "sonuç" diye bir şey yok aslında. Bu, bitmeyecek bir tartışma. Biyolojik içgüdülerimiz, evrensel ahlak iddiaları ve özel hayatlarımızdaki somut sorumluluklarımız arasında sürekli bir gerilimde yaşıyoruz. Belki de bu gerilimi tamamen çözmek değil, onunla bilinçli bir şekilde yaşamak mı gerekiyor?
Sizce, kendi çocuğunuza duyduğunuz o "doğal" ve ezici sevgi, ahlaki bir mazeret mi, yoksa ahlakın ta kendisini oluşturan temel bir yapı taşı mı?