Düşünün, bir gün uyanıyorsunuz ve hayatınızın merkezinde duran, size yön veren, değerlerinizi dikte eden o devasa, görünmez yapı bir anda yok olmuş. Bir deprem olmamış, fiziksel bir yıkım yok. Ama her şeyin anlamı sarsılmış, zemin kaymış gibi. İşte `Friedrich Nietzsche`'nin "`Tanrı öldü`" çığlığı tam da böyle bir depremdi. 
Ama Nietzsche sadece bir yıkımdan bahsetmiyordu. Asıl mesele şuydu: `Bu dev boşluğu neyle dolduracağız?` Çünkü Tanrı ile birlikte, binlerce yıldır Batı insanının ahlakının, amacının ve hakikat anlayışının temeli de sallanıyordu.
`
Çekiçle Vurmak ve Yaratmak`
Nietzsche bir felsefe çekiççisiydi. Amacı, putları, yani sorgulanmadan kabul edilen mutlak doğruları parçalamaktı. Ona göre Hıristiyan ahlakı—merhamet, alçakgönüllülük, öbür dünyaya tapınma—bir `köle ahlakı`ydı. `Güç İstenci`ni (Wille zur Macht) bastırıyor, insanı "sürü" haline getiriyordu. Tanrı'nın ölümü, bu ahlakın dayanağının ortadan kalkması demekti. Peki geriye ne kaldı? Değerlerin kaynağı olarak sadece insan. İşte bu noktada Nietzsche, en ünlü ve yanlış anlaşılmış kavramını ortaya atar: `Üst-insan` (Übermensch).
`
Üst-insan, Tanrı'nın boşluğunu doldurmak için gelen yeni bir ilah DEĞİLDIR. O, kendi değerlerini kendi yaratan, `"kendi kendinin yasakoyucusu" olan bireydir.
Sürü ahlakına boyun eğmez, hayatı ve acıyı olduğu gibi kabul eder, `"ebedi dönüş" fikriyle ("yaşadığın bu hayatı sonsuz kez tekrar yaşamak ister miydin?") en güçlü evet'i söyleyebilendir. Bu, bencil bir güç hırsı değil, yaratıcı bir güçtür. Ressamın tuvali, müzisyenin notaları gibi, kendi hayatını bir sanat eserine dönüştürmektir.
`
Tehlikeli Bir Geçiş: Hiççilik Çağı`
Ama Nietzsche bu boşluğu hemen dolduramayacağımız konusunda bizi uyarır. Tanrı'nın ölümü, kaçınılmaz olarak `hiççilik` (nihilizm) dönemini getirecektir.
"Her şey anlamsızsa, ne diye yaşayayım?" sorusu ortaya çıkacaktır. Nietzsche'ye göre bu, insanlığın en büyük tehlikesi ama aynı zamanda en büyük fırsatıdır. Pasif hiççilik, her şeyden vazgeçmektir. Aktif hiççilik ise, anlamın olmadığı bu dünyada, kendi anlamını yaratma cesaretini göstermektir. İşte Üst-insan'a giden yol buradan geçer.
Peki ya biz? Modern dünyada, geleneksel değerlerin çözüldüğü, her şeyin göreceleştiği bir çağda yaşıyoruz. Nietzsche'nin kehaneti gibi, bir anlam boşluğu içinde debelenmiyor muyuz? Sosyal medyadaki onay arayışlarımız, sürekli tüketimle doldurmaya çalıştığımız o eksiklik hissi... Bunlar, Tanrı'nın yerini tutmaya çalışan modern "putlar" olabilir mi?
`Belki de Nietzsche'nin bize asıl mesajı şu: İlahlara ihtiyacımız yok, ama yaratıcılığa, sorumluluğa ve "evet" deme cesaretine ihtiyacımız var.` Tanrı öldüyse, bu bir yas tutma değil, bir kutlama sebebi olmalıydı onun için. Çünkü nihayet özgürüz—korkunç, baş döndürücü, sorumluluk yüklü bir özgürlük bu.
Sorum şu: Sizce, Tanrı'nın (ya da mutlak otoritelerin) bıraktığı o devasa boşluğu doldurmak için bugün neye/kime bel bağlıyoruz? Ve bu, gerçekten kendi değerlerimizi yarattığımız anlamına mı geliyor, yoksa sadece yeni putlar mı ediniyoruz? Fikrinizi merakla bekliyorum.
`
Nietzsche bir felsefe çekiççisiydi. Amacı, putları, yani sorgulanmadan kabul edilen mutlak doğruları parçalamaktı. Ona göre Hıristiyan ahlakı—merhamet, alçakgönüllülük, öbür dünyaya tapınma—bir `köle ahlakı`ydı. `Güç İstenci`ni (Wille zur Macht) bastırıyor, insanı "sürü" haline getiriyordu. Tanrı'nın ölümü, bu ahlakın dayanağının ortadan kalkması demekti. Peki geriye ne kaldı? Değerlerin kaynağı olarak sadece insan. İşte bu noktada Nietzsche, en ünlü ve yanlış anlaşılmış kavramını ortaya atar: `Üst-insan` (Übermensch).
`
`"İnsan, aşılması gereken bir şeydir. İnsan için yapılmış olanı aşmak için siz ne yaptınız?"
Üst-insan, Tanrı'nın boşluğunu doldurmak için gelen yeni bir ilah DEĞİLDIR. O, kendi değerlerini kendi yaratan, `"kendi kendinin yasakoyucusu" olan bireydir.
`
Ama Nietzsche bu boşluğu hemen dolduramayacağımız konusunda bizi uyarır. Tanrı'nın ölümü, kaçınılmaz olarak `hiççilik` (nihilizm) dönemini getirecektir.
Peki ya biz? Modern dünyada, geleneksel değerlerin çözüldüğü, her şeyin göreceleştiği bir çağda yaşıyoruz. Nietzsche'nin kehaneti gibi, bir anlam boşluğu içinde debelenmiyor muyuz? Sosyal medyadaki onay arayışlarımız, sürekli tüketimle doldurmaya çalıştığımız o eksiklik hissi... Bunlar, Tanrı'nın yerini tutmaya çalışan modern "putlar" olabilir mi?
`Belki de Nietzsche'nin bize asıl mesajı şu: İlahlara ihtiyacımız yok, ama yaratıcılığa, sorumluluğa ve "evet" deme cesaretine ihtiyacımız var.` Tanrı öldüyse, bu bir yas tutma değil, bir kutlama sebebi olmalıydı onun için. Çünkü nihayet özgürüz—korkunç, baş döndürücü, sorumluluk yüklü bir özgürlük bu.
Sorum şu: Sizce, Tanrı'nın (ya da mutlak otoritelerin) bıraktığı o devasa boşluğu doldurmak için bugün neye/kime bel bağlıyoruz? Ve bu, gerçekten kendi değerlerimizi yarattığımız anlamına mı geliyor, yoksa sadece yeni putlar mı ediniyoruz? Fikrinizi merakla bekliyorum.