İş görüşmesindesiniz. Karşınızda, geleceğiniz hakkında karar verecek kişi oturuyor. Klasik sorular geliyor: "Zayıf yönleriniz neler?", "Neden bizimle çalışmak istiyorsunuz?"
Standart, ezberlenmiş cevapları sıralamak yerine, bir an için içinizdeki Sokrates'i uyandırmayı hayal edin. "Sayın müdürüm, 'bu şirkette başarılı olmak' dediğinizde tam olarak *neyi* kastediyorsunuz? Buradaki 'başarı' kavramını biraz açabilir miyiz?" diye sorsanız ne olurdu? Muhtemelen ya anında işi kapardınız... ya da güvenlik eşliğinde binadan çıkarılırdınız. Peki, gerçekten bu kadar riskli mi?
Gelin, Atina pazarında insanların bildiklerini sandıkları şeyleri altüst eden o ünlü `Sokratik Yöntem`i, günümüzün modern agoraları olan ofislere taşıyalım. Sokrates, bir şey öğretmezdi; sadece sorular sorarak karşısındakinin kendi içindeki cevapları ve çelişkileri bulmasına yardım ederdi. Temel mantık şuydu: `Bilgisizliğin farkına varmak, yanlış bilgiye sahip olmaktan daha değerlidir.` İş dünyasında ise tam tersi bir kültür hakim gibi, değil mi? Her şeyi bilmiş görünmek, terfi etmenin altın anahtarı.
`
Soru Sormak, Güç Göstergesi Midir?`
İş görüşmeleri genelde bir "cevap verme" yarışıdır. Oysa Sokrates bize, doğru sorunun, hazır cevaptan çok daha kıymetli olduğunu öğretir. Patronunuz "Takım çalışmasına yatkın mısınız?" diye sorduğunda, "Evet, kesinlikle" deyip geçmek yerine, şöyle bir Sokratik yaklaşım deneyebilirsiniz (dikkatli ve kibar bir dille!): "Takım çalışmasından kastınız, fikir birliğiyle ilerleyen uyumlu bir süreç mi, yoksa sağlıklı fikir çatışmalarının da olduğu dinamik bir ortam mı? Buradaki takımlar genelde hangi modelde işliyor?" Bu soru, iki şeyi gösterir: 1) Kavramları yüzeysel değil, derinlemesine düşündüğünüzü, 2) Uyum sağlamaktan öte, katkı sunmak istediğinizi.
`
"Bilmiyorum" Demenin Felsefi Hali`
Sokrates'in "`Bir şey biliyorsam, o da hiçbir şey bilmediğimdir.`" sözü, iş dünyasının korkulu rüyası gibi. Ama durun bir düşünelim. "Bu yazılım dilini biliyor musunuz?" sorusuna "Hayır, ama öğrenme kapasitem ve hevesim yüksek. Sizin ekosisteminize nasıl bir katkı sağlayabileceğini anlarsam, hızla öğrenebileceğime inanıyorum" demek, aslında `entelektüel dürüstlük` ve `öğrenme odaklı zihin yapısı` sergilemektir. Sokrates, cehaletini kabul edenin, gerçek öğrenmeye açık olduğunu savunurdu.
`
Peki ya şirketin kendisi?
Görüşme sırasında siz soru sormaya başladığınızda, aslında şirketin kültürünü de test edersiniz. "Bu pozisyondaki birinin sizce en büyük zorluğu ne olacak?" veya "Çalışanların yenilikçi fikirlerini duyurmak için nasıl kanallarınız var?" gibi sorular, sadece sizin merakınızı değil, işverenin şeffaflığını ve özgüvenini de ortaya koyar. ``Korkmayın, doğru soruları soran aday, tüketen değil, üreten bir beyin arayışındadır.` 
Tabii ki, her şeyde olduğu gibi burada da denge çok önemli. Amacınız karşınızdakini köşeye sıkıştırmak veya sınav yapmak değil, diyaloğu derinleştirmek ve karşılıklı uyumu keşfetmek olmalı. Atina'daki gençleri sorgulayan inatçı bir filozof gibi değil, işbirliğine açık, analitik bir profesyonel gibi davranmak şart.
Son söz yerine, bir soru bırakıyorum size: **Sizce, "Hiç sorgulamayan sadık bir çalışan" mı, yoksa "doğru soruları sorarak statükoyu geliştirmeye çalışan biri" mi, günümüz iş dünyasında gerçekten daha değerli?** Fikrinizi merakla bekliyorum.
Gelin, Atina pazarında insanların bildiklerini sandıkları şeyleri altüst eden o ünlü `Sokratik Yöntem`i, günümüzün modern agoraları olan ofislere taşıyalım. Sokrates, bir şey öğretmezdi; sadece sorular sorarak karşısındakinin kendi içindeki cevapları ve çelişkileri bulmasına yardım ederdi. Temel mantık şuydu: `Bilgisizliğin farkına varmak, yanlış bilgiye sahip olmaktan daha değerlidir.` İş dünyasında ise tam tersi bir kültür hakim gibi, değil mi? Her şeyi bilmiş görünmek, terfi etmenin altın anahtarı.
`
İş görüşmeleri genelde bir "cevap verme" yarışıdır. Oysa Sokrates bize, doğru sorunun, hazır cevaptan çok daha kıymetli olduğunu öğretir. Patronunuz "Takım çalışmasına yatkın mısınız?" diye sorduğunda, "Evet, kesinlikle" deyip geçmek yerine, şöyle bir Sokratik yaklaşım deneyebilirsiniz (dikkatli ve kibar bir dille!): "Takım çalışmasından kastınız, fikir birliğiyle ilerleyen uyumlu bir süreç mi, yoksa sağlıklı fikir çatışmalarının da olduğu dinamik bir ortam mı? Buradaki takımlar genelde hangi modelde işliyor?" Bu soru, iki şeyi gösterir: 1) Kavramları yüzeysel değil, derinlemesine düşündüğünüzü, 2) Uyum sağlamaktan öte, katkı sunmak istediğinizi.
`
Sokrates'in "`Bir şey biliyorsam, o da hiçbir şey bilmediğimdir.`" sözü, iş dünyasının korkulu rüyası gibi. Ama durun bir düşünelim. "Bu yazılım dilini biliyor musunuz?" sorusuna "Hayır, ama öğrenme kapasitem ve hevesim yüksek. Sizin ekosisteminize nasıl bir katkı sağlayabileceğini anlarsam, hızla öğrenebileceğime inanıyorum" demek, aslında `entelektüel dürüstlük` ve `öğrenme odaklı zihin yapısı` sergilemektir. Sokrates, cehaletini kabul edenin, gerçek öğrenmeye açık olduğunu savunurdu.
`
`"Sorgulanmamış bir hayat, yaşamaya değmez."
Peki ya şirketin kendisi?
Tabii ki, her şeyde olduğu gibi burada da denge çok önemli. Amacınız karşınızdakini köşeye sıkıştırmak veya sınav yapmak değil, diyaloğu derinleştirmek ve karşılıklı uyumu keşfetmek olmalı. Atina'daki gençleri sorgulayan inatçı bir filozof gibi değil, işbirliğine açık, analitik bir profesyonel gibi davranmak şart.
Son söz yerine, bir soru bırakıyorum size: **Sizce, "Hiç sorgulamayan sadık bir çalışan" mı, yoksa "doğru soruları sorarak statükoyu geliştirmeye çalışan biri" mi, günümüz iş dünyasında gerçekten daha değerli?** Fikrinizi merakla bekliyorum.